Blog nedir? . . . Kendine blog oluştur ;)
42 "hayat" etiketi kullanan gönderi (sayfa 3)"hayat" etiketi kullanan diğer içerikler resimler, videolar

Hayat Hep Kaçar, Kovalamak Çare Mi? ...

Kimi tanıdıklarım var; sürekli "bir şeyleri kaçıracak olmak"tan korkarak yaşarlar. Ne yapsalar içlerindeki o duyguyu yenemezler.
Hep endişeli bir telaş içindedirler.
Hep son trene yetişmeye çalışır gibidirler.
Yanlış anlamayın; hızlı yaşayanlardan söz etmiyorum; bulduğu her istiridyeden inci çıkacakmış gibi yaşayan ama çekmecedeki incisini unutanlardan söz ediyorum.
Hani tatil üstüne tatil yaparlar, gezerler, tozarlar ama yine de tatil dönüşlerinin o tatlı yorgunluğunu yaşayamazlar. Çünkü hemen meşum bir huzursuzluk sarıp sarmalar ruhlarını. "Gidilecek ne çok yer var ama imkan yok" diye ağlaşırlar.
Paralarını biriktirir; ekleştirir ve durmadan bir şeyler satın alırlar. Peki rahata ererler mi? Ne gezer! Çünkü her seferinde fark ederler ki, daha alınabilecek ne çok şey var, yetişmek imkansız!
Severler, sevilirler; hatta o koşuşturmaca içinde aşık bile olurlar. Çünkü sıra aşka gelmiştir ve aşk da kaçırılmaması gerekenler listesindedir! Yine de durmazlar, durulmazlar. Karanlık bir ses gece gündüz fısıldamaya
başlar bu kez: "Özgürlüğün elinden kaçıyor; tut, yakala onu!"
Ah şu modern hayat! O da az kışkırtmaz bu telaşı!
30 yaşına gelmeden önce görülecek on yer!
50'ine gelip de geriye baktığında yapmış olmaktan mutluluk duyacağın 20 şey!
Daha neler, neler!
Eş dost karşılıklı nispet yapmalar, hasetler, özenmeler, sidik yarıştırmalar cabasıdır...
Sonra gelsin iç buruklukları ve birbirinden uyuz ama dibine kadar samimi korkuların yarattığı bitkinlikler...

Oysa...
Şimdi şuracıkta ne yapsak, orada yapılmamış şeyler kalır.
Ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım sahip olduklanmızı, başka şeyler eksik kalır, hiç tamamlanmaz.
Bir şeyi tutabilmek bir başkasının ellerimizin arasından kayıp gitmesiyle mümkündür.
Kimi sevsek, başka ihtimallerin boynu bükük kalır.
Ve bir başka yere gitmek her zaman burayı ihmal etmektir.
Yani, kabul etmesi zor tabii ama hayat hep kaçar...
Hep bizden önde koşar, hep
bizden daha hızlıdır.
Arkasından koşmak fayda etmez.
Mehmet Eroğlu'nun yeni romanı Düş Kırgınları'nın kahramanı aşkın acılarını anlatırken "sorun aşık olup olmamak değil, aşktan elde ettiğinle ne yapacağını bilememek" diyor ya hani...
Hayat da öyledir.
Onunla ne yapacağını bilmiyorsan, istediğin kadar koş, koşuştur arkasından!

Varsın gençler ve zenginler
şimdi söyleyeceğime inanmasın!
Şu yaşa geldim ve artık daha açık seçik biçimde biliyorum ki, yaşanabilecek birçok şeyi yaşamamış olmak çok önemli bir dert değil. Hangisini yaşasan, yaşamadığın çok şey kalacak nasılsa!
Ama yaşadıklarımıza ve yaşadıklarımızla ne yaptığımız önemli...
Ya yaşadıklarımızda çuvalladıysak?
Bodrum'da, Venedik'te, Barselona'da, İstanbul'da, nerede olursa olsun güzel kahvaltı masalarına yıkanmış bir yüzle ama bulanık ve kirli bir ruhla oturmuşsak...
Nice yatağı şehvetimizin ateşiyle
yakıp kül etmiş olmamıza karşın sevgilimizi bir kez bile doyasıya öpememişsek...
Bu kaybı telafi etmek kolay mı?
Arzularımızın, özlemlerimizin, yaşamak isteyip de henüz yaşamadıklarımızın bizi içten içe kemiren cazip davetlerini inkar etmek sahtekarlık olur.
Ama ya yaşadıklarımızı ucundan tutuyor, hep eksik bırakıyorsak?
Ya her elde edişimiz duyumsuzluğumuzu kışkırtıyorsa?..
Ya başımıza talih kuşu gibi konuvermiş aşkları bile kısa sürede berbat bir kimlik-kişilik kavgasına çeviriyorsak?
İşte asıl o zaman yanmışız demektir.


Biliyorum, bu laflar iri ve iddialı laflar.
Ama gerçek şu ki, karşısına çıkan her kariyer merdivenine tırmanmak isteyip de düşüp yara bere içinde kalan; her zevkin peşinde tatminsiz köle olup çıkan, belirsiz geleceğin çekiciliğine kapılıp şimdi yaşadıklarını ıskalayanları gördükçe böyle laflar etmekten kendimi alamıyorum.

Haşmet Babaoğlu

Artık Mektuplara İnsan Eli Değmiyor...

Artık mektuplara insan eli değmiyor.
İnsan sesi yok "Nasılsın"larda, insan dokunuşu yok "Selamlar"da.
İçine her türlü dosya giriyor, ama insan girmiyor zarfların.
Mazruf, insan kokmuyor.
Harflerin üstüne gözyaşı damlamıyor, zarflar tükürükleyapıştırılmıyor.
Artık muhabbetlere insan eli değmiyor. Uzaktan endişe ediliyor
sıkıntılara, hastalıklara mesafelice "geçmiş olsun" deniliyor. Sevinçlere
karşı balkondan seviniliyor. Samimiyetler soğuk, soğukluklar buz gibi
oluyor artık. Gülümseme yüzeyden, acılar kasılan derilerden derine gitmiyor.
Artık yardımlara insan eli değmiyor. Paralar hesaplara EFT ile geçiyor.
SMS ile yollanıyor kuruşlar. Başlar sanal yolla okşanıyor, sırtlar e-posta ile sıvazlanıyor.
Artık cinayetlere insan eli değmiyor. Uzaktan patlatılıyor bombalar.
"Düşman" aman diyemiyor, merhamet dileyemiyor namlunun ucundaki. Füzeler
hedefini kendi bulup vuruyor, kendine hedef bulamıyor cesaret.
İnsan eli değmiyor artık ticarete. Satıcı müşteriyi, müşteri tezgâhtarı
görmüyor. Raflar birer grafik. Domates dokunulmadan seçiliyor, parfüm
koklamadan alınıyor. "Annene sor, değilse değiştiririz" demiyor kasadaki
amca. Sakız ve şeker alınacak para üstü vermiyorlar. Üstelik bir de 18
yaşından büyük olmanı bekliyorlar.
Bilgiye insan eli değmiyor. Yazıp arattırıyorsun istediğin kelimeyi.
Kütüphaneye dalıp, kitapların arasına gömülmüyorsun. Yazmak için tükenmez
kalem aramıyorsun. Önce kopyalıyorsun, sonra yapıştırıyor. Yerinden bile
kalkmıyorsun. Bir anda öğrenip, bir anda unutuveriyorsun.
Sevgiye insan eli değmiyor. Gülümseyen yüzleri de, asık suratları da
işaretler anlatmaya yetiyor. Gözlerdeki parıltıyı ve kaygıyı iletmiyor
telefon hatları. Titreyen elleri ulaştırmıyor klavye tuşları. Monitöre
bakan gözler, göz göze gelemiyor. Sıkıca kucaklaşıp vedalaşamıyor dostlar,
arkasından su dökülemiyor gidenlerin. İnsan kokmuyor en derin sevgi
mesajları, insan ısısı hissedilmiyor kalp kırıklıklarının göğüs boşluğunda
meydana getirdiği hasarda.
Artık insan eli değmiyor, insan eline. Tuşlarda ya da havada kalıyor:
Yazmak, durmadan yazmak ve sallamak için: Kaybolan dostlukların
arkasından ..

CAN DUNDAR

Sayılar...

Eğer "9" canlı olsaydın bile

En fazla "8" kez kaçabilirdin ölümden

Bil ki "7" düvele sultan olsan dahi

Yerin "6" mekan olacak sana

En fazla "5" metre kumaş götürebileceksin

Kapatacaksin "4" açsanda gözünü

Bu dünya "3" günlük dünya

Azrailin yaninda "2" kat olup yalvarsanda nafile

Elbet "1" gün öleceksin

İşte o zaman herşey "0" dan başlayacak


Çünkü ÖLÜM bir yok oluş değil
YENiDEN DOGUŞTUR...! ! !

 

Hayat...

Nedir, ne oluyor, unuttunuz mu yoksa yaşadığınızı, günler, kızgın küller gibi bütün duygularınızı kavurup öldürerek mi geçiyor üzerinizden, arzuyla dudağınızı ısırdığınız olmuyor mu hiç, bir müzik sesiyle şöyle bir koltuğunuzda doğrulduğunuz, aniden bir yaz yağmuru gibi boşanıveren sebepsiz sevinçlere inanmıyor musunuz, bir ağaç gölgesinde bir an durmak, bir akşam üstü denize baktığınızda bu sonsuz suların kıpırtısına şaşmak yok mu artık,
el ele tutuşmak bir avucun bir başka avuca
dokunmasının yarattığı ürperti de hayal hanesinde kendine bir yer bulmuyor mu,
bitti mi bu macera, çekildiniz mi hayattan, hayatın sizin bulunmadığınız yerlerde
yaşandığına mı inanıyorsunuz, daha bitmeden bitirdiniz mi her şeyi, yorgun ruhunuz yeni
coşkular için hazır hissetmiyor mu kendini,Delirdiniz mi siz ? Hayat diye bir şey var,
her zaman size keşfedilecek geniş alanlar bırakan, ne kadar yaşarsanız yaşayın daima
bilmediğiniz, kuytularına sokulamadığınız bir hayat, sadece size ait bir hayat ....

AHMET ALTAN

Dost Bulmak

Hani, diyorum da, insanın gerçekten mükemmel bir dostu olsa...
"Onu", şöyle, içine sindire-sindire, kocaman bir sarılsa...
Ne iyi olur değil mi? Dostunuz!
dostunuz var mı? Kadın ya da erkek... Hiç fark etmez. Gerçek
dostun cinsiyeti olmaz. Paylaştığınız birileri var mı? Var ise mesele yok.

Yok ise, gidin bulun hemen!
Sırlarınızı paylaştığınız. Özlediğinizi açık yüreklilikle söylediğiniz.
"Canım benim!.. dediğiniz... Telefonda bile saatlerce konuştuğunuz sıcacık biri...
"O"nu görmediğinizde yüreğinizin "pıt-pıt" attığını hissettiğiniz,bir dostunuz var mı?
Dert ortağı, sohbetlerinizi paylastığınız, yalnızlığınızı anlattığınız,
sevincinizi hisseden biri... Yalnız kaldığınızı düşündüğünüzde,
birilerine öfkelendiğinizde, sevdiklerinizi özlediğinizde,
hayal kurduğunuzda yanınızda o var mı? Sizi hiç yalnız bırakmayan biri...
Cesur, sempatik, azimli, kararlı, Arayan, soran,
"Seni özlüyorum" diyen biri. Böyle bir canlı ile her şeyi konuşabilir, paylaşabilirsiniz.
Yanıltmaz! Anlayışla karşılar herseyi...
Hataları, günahlari-sevapları, her bir şeyi konuşabilirsiniz onunla...
Hiç yalnız kalmazsınız nitekim...
Böyle bir dost bulmak için fazla bir arayış içinde olmanıza gerek yoktur.
O kendiliğinden çıka gelir zaten. (Elektrik olayı ..)
Bir gün bir bakarsınız karşınızda...
Bir de bakmışınız sımsıcak sohbetler, derin konular, sırlar,paylaşımlar...
Kimseye söyleyemediğinizi, en yakınınıza anlatamadığınızı, geçmişteki izleri, geleceğe
dairlerinizi, sadece ona anlatır olursunuz.

Kadın, erkek Bir dost bulun! Ama gerçek olsun.
Aradığında işinizi değil, sizi soran...
Kötü gününüzde ev sahibi, iyi gününüzde kiracınız olsun.
Anlatsın, konuşsun, açık-seçik, korkmadan yaşasın.
Güvensin! Cinsiyeti olmasın!
Bir kartal kadar haşin, bir maymun kadar şaklaban, bir ceylan kadar narin olsun.
Doğruları söylesin. Gercekçi olsun. Yanıltmasın, kandırmasın!
İçten, sevecen, sempatik, sevdaları, özlemleri anlayabilen biri olsun. Anlasin!
Ağzıyla degil, gözleriyle ve kalpten konuşsun. Yaşasın!
Doya-doya yaşasın, doya-doya yaşatsın.
Beyninden değil, yüreğinden versin. "Olsun varsın! Paylaşırım." desin.
Bir dostunuz olsun. Sizi ve benliğinizdekileri paylaşsın...
Dost olsun!
Ama... Gerçek bir dost.

DOSTÇA KALIN.........

CAN DUNDAR

Kendini Affetmek...

Düşümde Tanrı ile konuştum.
"Demek benimle görüşmek istiyorsun?" diye sordu Tanrı
"Eğer zamanın varsa." dedim.
Gülümsedi,
"Benim zamanım sonsuzluktur." dedi.
"Ne sormak istiyorsun bana?"
"İnsanoğlunun seni en çok şaşırtan davranışlarını."
Tanrı şöyle cevapladı sorumu:
"Çocukluktan sıkılırlar, büyümek için acele ederler
ve sonra çocukluklarını özlerler.
Para kazanmak için sağlıklarını kaybederler
ve sağlıklarını geri kazanmak için para verirler.
Gelecekten endişe ederken bugünü unuturlar,
böylece ne bugünde ne gelecekte yaşarlar.
Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar, hiç yaşamamış gibi ölürler."
Bir süre sessizce oturduk, sonra tekrar sordum:
"Bize vermek istediğin hayat dersleri var mı?"
Tanrı bir gülümseme ile yanıtladı sorumu:
"Kimseye kendinizi sevdiremezsiniz,
yapabileceğiniz kendinizi yalnızca sevilmeye bırakmak."
"Kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın."
"Zengin bir insan hayatta en çok şeye sahip olan değildir,
en az şeye ihtiyacı olandır."
"Sevdiğiniz insanları bir kaç saniyede yaralayabilirsiniz,
ama yaralarını iyileştirmek yıllar alır.
"Affetmeyi, affederek öğrenirsiniz."
"Sizi çok seven insanlar vardır, ama duygularını nasıl
ifade edeceklerini bilemeyebilirler."
"İki kişi aynı şeye bakabilir ama farklı şeyler görebilir."
"Bazen başkaları tarafından affedilmek yetmez,
siz kendiniz de kendinizi affetmelisiniz."

Öğrendim...

YAS 5 - Anne ve babamin birbirlerine bagirmalarinin beni ne kadar korkuttugunu ögrendim.

YAS 7 - Mesrubat içerken gülersem içtigimin burnumdan
gelecegini ögrendim.

YAS 12 - Bir seyin degerini anlamanin en iyi yolunun bir süre ondan yoksun kalmak oldugunu ögrendim.

YAS 13 - Annemle babamin elele tutusmalarinin ve öpüsmelerinin beni daima mutlu ettigini ögrendim.

YAS 15 - Bazan hayvanlarin kalbimi insanlardan daha fazla isittigini ögrendim.

YAS 18 - Ilk gençlik yillarimin keder, saskinlik, istirap ve asktan ibaret oldugunu ögrendim.

YAS 24 - Askin kalbimi kirabilecegini ama buna deger oldugunu ögrendim.

YAS 33 - Bir arkadasi kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek oldugunu ögrendim.

YAS 36 - Önemli olanin baskalarinin benim için ne düsündükleri degil,benim kendi hakkimda ne düsündügüm oldugunu ögrendim.

YAS 38 - Esimin beni hala sevdigini, tabakta iki elma kaldiginda küçügünü almasindan anlayabilecegimi ögrendim.

YAS 41 - Bir insanin kendine olan güveninin, basarisini büyük oranda belirledigini ögrendim.

YAS 44 - Annemin beni görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duydugunu ögrendim.

YAS 46 - Yalnizca minik bir kart göndererek bile birinin gönlünü aydinlatabilecegimi ögrendim.

YAS 49 - Herhangi bir isi yaptigimdan daha iyi yapmaya çalistigimda, o isin yaraticiliga dönüstügünü ögrendim.

YAS 50 - Sevgi, evde üretilmemisse, baska yerde ögrenmenin çok güç olabilecegini ögrendim.

YAS 53 - Insanlarin bana, izin verdigim biçimde davrandiklarini ögrendim.

YAS 55 - Küçük kararlari aklimla, büyük kararlari ise kalbimle almam gerektigini ögrendim.

YAS 64 - Mutlulugun parfüm gibi oldugunu, kendime bulastirmadan baskalarina veremeyecegimi ögrendim.

YAS 70 - Iyi kalpli ve sevecen olmanin, mükemmel olmaktan daha iyi oldugunu ögrendim.

YAS 82 - Sancilar içinde kivransam bile baskalarina basagrisi olmamam gerektigini ögrendim.

YAS 90 - Kiminle evlenecegin kararinin hayatta verilen en önemli karar oldugunu ögrendim.

YAS 95 - Ögrenmem gereken daha pek çok seyler oldugunu ögrendim.

"Dün sabaha karsi kendimle konustum.
Ben hep kendime çikan bir yokustum.
Yokusun basinda bir düsman vardi.
Onu vurmaya gittim kendimle vurustum"

OZDEMIR ASAF

Zaaf...

Kedilerle ilgili bu durumu yeni ögrenmistim:
Normalde sokak kedisi kendini saldirgan köpeklere karsi koruyabilirmis. Bu direnci kiran tek sey neymis biliyor musunuz: Sevgi...Insanoglu, eger bir sokak kedisinin basini oksar ve ona sefkat gösterirse kedicik kendisinin koruma altinda oldugunu zanneder ve sivri tirnaklarini içeri çekermis. Ve vahsi köpeklerin azgin dislerini girtlaklarinda veya itlaf ekiplerinin zehirli etlerini midesinde bulurmus.
Küçücük bir dokunusta gardi düsen ve ölümcül yaralara açik hale
gelen sarmanlarin kaderinde kendi ask hayatimizin hülasasini
buldum.Biz de Eros'un sefkatine siginip, sevdalaninca en mahrem zaaflarimizi elevermiyor muyuz?

Yillar yili ardina sigindigimiz barikatlarin anahtarini gönüllü teslim
edip, tirnaklarimizi içeri çekmiyormuyuz? Sevginin bizi kollayacagina, sarip sarmalayacagina dair ön kabulümüz yüzünden koruma duvarlarimizi gönüllü kaldirip, yaralarimizi açik hale getirmiyor muyuz? Sonra ne oluyor? Sevdamiz en büyük zaafimiza dönüsüyor. Saçimizi oksayan elin bizi ilelebet kollayacagina inaniyor, tatli sözlere kaniyoruz. Taklalar atip,
cilveler yapiyoruz. Ve en ummadigimiz anda, en korunaksiz halimizle yakalaniyoruz askin hoyrat yüzüne... Sefkatimiz
katilimiz oluyor. Ders almak mi? Ne münasebet!..

Daha son ihanetin yarasi kabuk baglamadan,
yeni yaralar için araliyoruz kalbimizin kapilarini...
zavalli bir kedi yavrusundan farkimiz yok askin karsisinda...
Boynumuzda, kalbimizde pençe pençe darbe izleriyle, her sicak dokunusta çocukça uysallasip, her hayalkirikliginda "köpek gibi" pisman olarak, her terkediste aci çekip her dönüste biraz daha kanayarak, kanayan yerlerimizi kediler gibi dilimizle
yalayarak, "Bir daha asla"larla "Daima"lar arasinda
yalpalayarak yara bere içinde yasiyoruz. O yüzden "Melek"ler, içe kivrik patilerle gömülüyor. Ve hayata "Seytan"lar hükmediyor.

Belki de en iyisi kuyrugu her daim dik tutmaktir...
Sefkate kanmis mefta bir ev kedisi olmaktansa,
gardini almis hayatta bir sokak kedisi kalmak daha iyidir.

CAN DUNDAR

Herşey Sana Bağlı...

Her Şey Sana Bağlı
Bir anı bir çarkı kıvılcımlandırabilir
Bir hayali bir cicek uyandırabilir
Bir ağaç ormanı başlatabilir
Bir kuş ilkbaharı müjdeleyebilir
Bir gülümseme bir arkadaşlığı başlatabilir

Bir tokalaşma bir ruhu canlandırır.
Bir yıldız denizdeki bir gemiye yol gösterebilir
Bir kelime bir amacı belirleyebilir
Bir oy bir ulusun yasamını değiştirebilir
Bir güneş ışını bir odayı aydınlatabilir
Bir mum karanlığı dagıtır
Bir gülüş sıkıntıyı alteder
Bir adım her yolculugu başlatır
Bir kelime her duayı başlatır
Bir umut ruhlarımızı ayaklandırır
Bir dokunuş şefkati anlatır
Bir kalp neyin doğru olduğunu bilebilir
Bir tek insan, fark yaratabilir
Görüyorsun,

HER ŞEY SANA BAĞLI!

Büyüyorduk...

Hayata başlarken şartları hangimiz koyabiliyoruz ki..? Hadi şöyle bir hatırlayalım... İlk gözümüzü açtığımız günü değilde ilk sevgimizi hissettiğimiz günü..Evet ilk sevgi, karşılık beklemeden bizi sevenlerin sevgisini hisettiğimiz günü..

Ne kadar masumca söylerdik değil mi? İlk anne demeyi öğrendik sonra ise baba.
Anne, bizi doğuran, süt veren, biz ağladığımızda sabaha kadar uyamayan ve bizimle birlikte ağlayan oldu. İlk önce dedim ya anne demeyi öğrendik sevgilerin en yücesi içerisinde. Sonra biraz büyüdük.Bizi koruyan ve bizi destekleyen birine ihtiyacımız oldu., harçlıklarımızı alacak biz ne kadar büyüsekde onun yanında hep küçük olacak birini benimsedik. Ha bazen de biraz dayak yedik. Evet dayak yedik.Bizi biz yapan kişiliğimizi oluşturan o dayakları. Çoğumuz iç çekti bir büyüyüm ben sana gösteririm dercesine. Aslında daha o yaşlarda anlamalıydık her hatanın bir bedeli olduğunu ama biz anlayamadık … Evet bizi koruyan biri anneden sonra o iki kelime çıktı ağzımızdan baba… Belki bizim için bir şey ifade etmeyen sonradan dünyalara bedel olan iki kelimeyi öğrendik anne ve baba.

Sonra kıskançlıklığı öğrendik. Kardeşimiz oldu. Sonra o hep sevildi ya da biz sevildiğini zannettik. Ama yine yanıldık hayattaki üçüncü karşılıksız sevgimizdi biz onun değerini yine anlayamadık taki evden ayrılıp evleninceye kadar.
Sonra biraz daha büyüdük. Ve birazda uzaklaştık bu sevgilerden;çünkü artık bizim de sevgilerimiz vardı. Ya da sevgililerimiz. Eski sevgileri unutturdu yeni sevgilerimiz kendimiz de unutturduğu gibi..
Ve lise zamanlarımız bir çırpıda geldi. Nelerde yaşamıştık ve artık büyümüştük de. Artık o oyunları da oynamıyorduk yani çocukken hep oynadığımız yakan toplar, körebeler misali farkında değildik büyüdükçe sorumluluk alıyor içimizdeki çocuğu da öldürüyorduk. Derken lise aşklarımız o unutulmaz aşklarımız oldu. Hani ilk okuldaki ya da mahallemizdeki ilk aşkımızı da unutmuyorduk ama bu aşklar farklıydı nedense. Çünkü artık saf duygular yoktu çünkü büyümüştük. El ele tutuşmasını ve birini öpmesini öğrenmiştik. Ne güzel duyguydu tanrım o. Sanki dünya duruyor biz hareket ediyorduk. Sanki cennetin tüm güzelliğiyle bizimdi.
Sonra mı biraz daha büyüdük.
Çoğumuz bir üniversite okudu, bir çoğumuzda hayatın ayaklarımıza batan çakıl taşları üzerinde şimdiden yürümeye başlamıştı çünkü lisede bitmişti.
Belki bir çok arkadaşımız hayatının en güzel duygularını yaşıyordur.Baba oluyor,belki de yaşadığına pişman oluyordur ama büyüyorlardı işte.
Biz de büyüyorduk