Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |
42 tane "hayat" etiketli yazı bulundu (sayfa 2)"hayat" tagli diger ogeler resimler, videolar

Yaşarayak Öğrenmek...


Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyonu müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da :
 
'Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.'
 
diye savuştur­muş. Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşilaşamayacağı Napolyon'a sormuş:

'Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?'

Napolyon birden öfkelenmis.
 
'Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?'
 
diye bağırmış. Hemen askerlerine, Adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşisına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık 'ateş' emri verilecek... Adamcağız içinden:

'Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin'
 
diye düşünürken,arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış.Karşisında Napolyon varmış. Tek cümleyle cevaplamış Napolyon:
 
'İşte böyle bir duygu!'

"Yaşayarak ögrenmek, bedeli en yüksek ögrenme biçimidir..."

Detaylarda Boğulmak...

Juan, motosikleti ile Meksika sınırına gelir.
Arkasındaki iki büyük çantayı gören sınır polisi şüphelenir ve içinde ne olduğunu sorar ...
Juan, "Yalnızca kum" diye yanıt verince polis, "Aç bakalım çantaları" der.

Juan çantaları açar, polis didik didik kontrol etmesine rağmen kumdan başka birşey bulamaz çantada !

Bununla yetinmeyen polis, gece yarısına kadar kumu her tür tahlilden geçirtir ancak saf kumdan başka birşey yoktur !
polis, çantalarını Juan'a geri verir ve sınırdan geçmesine izin verir.

Ertesi gün Juan Motosikletinin arkasında iki büyük çantayla tekrar sınırda belirir. Polis Juan'ı gene durdurur, didik didik arar, birşey bulamaz ve Juan'ı serbest bırakmak zorunda kalır.Bu olay, polis emekli olana dek yıllarca devam eder ! Bir gün emekli polis Meksika'da bir barda otururken Juan'ın içeri girdiğini görür ve derhal yakasına yapışır; "Senin yıllardır birşeyler kaçırdığından eminim. Çıldıracağım. Geceleri uyku uyuyamıyorum senin yüzünden. Lütfen anlat bana ne kaçırdığını. Aramızda kalacağından emin olabilirsin."

Juan gülümseyerek yanıtlar,

"Motorsiklet"

DETAYLA BOĞULURKEN ÖZÜ KAÇIRMAYALIM Gülümseyen

Asla Çok Geç Demeyin...

 

Çok geç diye bir zaman yoktur!.. Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra; "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi.. Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu.. Döndüm.. Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu..

"Ben Rose" dedi..
<
"Benim adım Rose, yakışıklı.. 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?.

"Güldüm.. "Tabii" dedim..

"Hadi sarıl bana.."
Öyle sımsıkı sarıldı ki "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı: "Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.."

Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık.. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestre boyunca Rose kampüsün gülü oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. iyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu..

Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu.. Sömestre sonunda, Futbol balosuna davet ettik, Rose'u.. Konuşma yapması için.. Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok.. Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi..

"Ne kadar beceriksizim, değil mi?.. Özür dilerim.. Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attırdım. Sonucu görüyorsunuz.. şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil.. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?.." Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı: "Yaşandığımız için, evlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.. Evlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır.. Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak.. Bir rüyanız olmalı mutlak.. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz.

Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok.. Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır.

Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın.. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü..

Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır.. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır.."

Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi..

Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.

Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.

"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu.. Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:



"Çok geç diye bir zaman yoktur"

Kusurlarımız...

Hindistan'da bir sucu, boynuna astigi uzun bir sopanin uçlarina taktigi iki büyük kovayla su tasirmis. Kovalardan biri çatlakmis. Saglam olan kova her seferinde irmaktan patronun evine ulasan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarisini eve ulastirabilirmis. Bu durum iki yil boyunca her gün böyle devam etmis. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmis. Saglam kova basarisindan gurur duyarken, zavalli çatlak kova görevinin sadece yarisini yerine getiriyor olmaktan dolayi utanç duyuyormus.

Iki yilin sonunda birgün çatlak kova irmagin kiyisinda sucuya seslenmis.
"Kendimden utaniyorum ve senden özür dilemek istiyorum."
"Neden?..." diye sormus sucu. "Niye utanç duyuyorsun?..." Kova cevap vermis.
"Çünkü iki yildir çatlagimdan su sizdigi için tasima görevimin sadece yarisini yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayi sen bu kadar çalismana ragmen, emeklerinin tam karsiligini alamiyorsun."
Sucu söyle demis.
"Patronun evine dönerken yolun kenarindaki çiçekleri farketmeni istiyorum."
Gerçekten de tepeyi tirmanirken çatlak kova patikanin bir yanindaki yabani çiçekleri isitan günesi görmüs. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarisini kaybettigi için kendini kötü hissetmis ve yine sucudan özür dilemis. Sucu kovaya sormus.
"Yolun sadece senin tarafinda çiçekler oldugunu ve diger kovanin tarafinda hiç çiçek olmadigini farkettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdir. Yolun senin tarafina çiçek tohumlari ektim ve hergün biz irmaktan dönerken sen onlari suladin. Iki yildir ben bu güzel çiçekleri toplayip onlarla patronumun sofrasini süsleyebildim. Sen böyle olmasaydin, o evinde bu güzellikleri yasayamayacakti."

Hepimizin kendimize özgü kusurlari vardir. Hepimiz aslinda çatlak kovalariz.
Tanri'nin büyük planinda hiçbir sey ziyan edilmez. Kusurlarinizdan korkmayin.
Onlari sahiplenin.. Kusurlarinizda gerçek gücünüzü buldugunuzu bilirseniz eger, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.

Güven...

İngiltere'de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır. Ingiliz devleti hâkimlerine o kadar güveniyor yani.

Birgün hâkimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyecekleri söyleyip hemen Içişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakanlığa filan telefon etmişler. Ancak aradıkları her
yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYIN!

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hâkimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hâkim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığı'nı aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hâkime hareketinin sebebini sormuşlar.

Hâkim "Kraliçe nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım" cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hâkim azledilmiş. Adalet bakanlığı hâkime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış:

"Kraliçe hükümetinin saygın bir hâkimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez."

" Güven" çok ince bir çizgidir. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, "iki taraflı" olmasıdır.

Sevgiliye Mektup ... :)

         Ey benim demir gibi sert,civa gibi ağırbaşlı,azot gibi yakıcı,klor gibi çekici,sevgi konusunda soygaz kadar kararlı ve metaller gibi tel levha haline girebilen ve elektriği ileten organik sevgilim;çatal karam çingenem,nikel krozem.Herşeyim.Bu mektubu özlemin ve sevginle bir üst enerji seviyesine uyarıldığım gecede yazıyorum.Şuanda senden başka hiçbir şey düşünemeyen kararsız ara ürünüm ben.Yazdığım bu mektup,temel düzeye dönerken yaptığım ışımanın psikonorotik bir yansımadır.Anladın de mi?Sabit bir kütlesi ve eylemsizliği olan,hatta uzayda belli bir hacim kaplayan sevgilim;nasılsın?İyi misin?Hava nasıl oralarda üşüyor musun?Beni sorarsan normal sayılırım.Basıncı bir atmosfer civarında etraf bir laboratuar kadar kuru ve nemsiz zemin futbol oynamaya müsait.Seni özlüyorum.Seni,öğrencisini sözlüye kaldırmak için sabırsızlanan öğretmenin sabırsızlığıyla bekliyorum.Geçen ki mektubunda yakında geleceğini söylemişsin. O günleri iple çekiyorum.Aradan geçen süre Dt ve aramızdaki mesafeye Dl dersek,geleceğin zaman;Dt/Dl= ½{h.Ö . dW¼} bulacağımı söylediler,şu an bunu çözmekle meşgulum.Hala çözemedim.Kırmızı turnusolu maviye çeviren bazik sevgilim!Derslerin nasıl?Benimkiler çok iyi.Fakat maddi durum dersler kadar iyi değil.Cebimdeki paranın limiti sıfıra yaklaşıyor.Züğürtlükten doğru dürüst bir şey yiyemiyorum.Şöyle derişik derişik asite hasret kaldım. Anlayacağın ne yapacağımı şaşırdım.Yukarı tükürsem sakal,aşağı tükürsem bıyık,yere tükürsem ayıp.The inside of the canım!Seni her geçen gün artan ivmeyle seviyorum.Sevgimin sayısal büyüklüğü karşısında avogadro sayısının büyüklüğü halt etmiş.En büyük arzum sevgimizin limitinin sonsuza gitmesi.Ey güldüğü zaman masum öğrencilere,kızdığı zaman hocaya,sakinleştiği zaman futbol topuna,şarkı söylerken çalar saate,ders çalışırken ineğe,bağırdığı zaman Hitler'e,canı sıkılınca bitlere,uyuduğu zaman Kleopatra'ya,uyandığı zaman kediye,çok yediğinde Demirel'e,az yediğinde İnönü'ye,konuşurken Çiller'e,maç yaparken Möller'e,koştuğu zaman ata,yüzdüğü zaman yata,deneylerde asetata ve cümlelerde bir ismin önüne geldiğinde sıfata benzeyen benim çok fonksiyonlu sevgilim.Ey eğik başlı,tükenmez kalem kaşlı,tek gözlü,çift bant ekolayzırlı,anten kulaklı,elma yanaklı,armut burunlu,altın dişli,önden çekişli, geniş iç hacimli,beş vitesli,saçları boya,gözleri kara.Şunu unutmamalısın ki!Ben seni hep sevdim ve seveceğimde.Sevgi konusunda sana
karşı hep ekzotermiğim.İkimiz bir tuzun bazıyla asidiyiz.Hoşçakal.Bu arada herkese selamlar.Büyüklerin protonlarından,küçüklerin nötronlarından öperim.Seni Seviyorum...

 

 

[Alıntıdır]

Not : Gerçekten şahsım adına yazan arkadaşı yürekten kutluyorum. Süper olmuş :D

Var Mı?...

 

Var mı etrafta şöyle güzel bir Türkiye kızı, huyu huyuma, suyu suyuma denk gelecek, sobanın üstünde ayva pişirecek, her gün demlediği çayın aslında turist çayı olduğunu hiç farketmeyecek, bi parça ekmeğin arasına sıkıştırdığı beyaz peyniri zeytin yağına banarak yiyecek, çubuk makarnayı kırmayacak, e-maille gelen ekteki dosyaları ne şartla olursa olsun açmayacak, hep küçük burjuvalığından utanacak ama onsuz da yapamayacak,ofsaytın ne olduğunu bi anlatışımda anlayacak, bayık filmler sevecek, Müslüm Baba dan Pink Floyd'a saniyenin üçte birinde geçebilecek, balkonda maydonoz yetiştirip kendini dahi ilan edebilecek ve gözlerinde anlamsız bir parıltıyla yıllar sonra bile bana
sarılınca kendini güvende hissedebilecek...

 

(ALINTIDIR)

 

Not : Arayış içinde değilim :) Sadece hoşuma gittiği için paylaştım. :p

Sevgilerimle

İlk Yazı 04.05.2007


Birşeyler yazmak istiyorum bu gece, öylesine hoyratça savurduğum düşüncelerimi kelimelere dökme isteği sadece aklımdaki. İstiyorum ki kendi kalemimden de birşeyler olsun, ve istiyorum ki bana bunları yazma isteğini veren şey bu gün yaşadıklarımsa, bu yazı son olsun.


Aşk ve sevgi üstüne söylenmiş süslü püslü laflardan hoşlanmamışımdır. En güzelinin en basiti olduğu görüşünü savundum bu güne kadar, ve bundan sonra da değişen bişey olmayacak. Soruyorum size hangi şatafatlı sözcük grubu "Seni Seviyorum" un yerini tutabilir ya da hangi ateşli cümleler insanın kalbini "Aşkım" dan daha çok ısıtabilir?


Bu gün "Birisi" MSN'den yolladığı "Sevgi başkasının hayatını yaşayabilmektir" şeklindeki sevgi üzerine söylenmiş
fiyakalı sözleri beğenmediğimi söylediğim ve "Benim için sevgi Basittir" dediğim için bana küstü. Belki içinizden "nasıl olur ya! sevgi nasıl basit olur, nasıl böyle bişey düşünebilir" diye geçiyodur.

Bana göre Sevgi :

- Onu görünce kalbinin hızlandığını hissetmektir.
- Yanında olmadığında merak etmektir.
- İstek dışı onu düşünmektir
- Birazdan ayrılacağını bildiğin için elini sıkıca tutmaktır.
- Her gün en azından bir sefer sesini duymak istemektir.
- Onun için önemli şeyleri bilmektir.

Bunları ona açıkladım fakat anlamadı, ya da anlamak istemedi.

Peki ben bunları niye yazıyorum şimdi? Gecenin bir yarısı saat 00:37 gösteriyo. Yatıp uyusam ya. Söylemesi ne kolay. Birçok şey var kafamın içinde. Düşünüyorum niye böyle oluyo. İnsanlar niye sadelikten uzaklaşıp gösteriş budalası haline dönüşüyorlar? Niye özdekine değil de dıştakine önem veriliyor? İşte bunun için yazdım belki de. Bu kadar çok şey düşününce insan boşaltmak istiyor kafasının içindekileri. Ve gecenin bu saatinde bir kalem ve bir kağıttan başka kimseye anlatamam derdimi.

4 Mayıs 2007 Cuma. "O"nun doğum günü. Hiçbir zaman giden olmadım, Hep kalandım ben. Ve kalanlar unutmazlar.

İyiki Doğdun Arkadaşım...


Herneyse geç oldu. Yatmak gerek. Hayat benim için bu gece bitiyor. Duyduğum bir söz vardı. Şatafatlı gözüküyor
fakat aslında çok sade bir söz. Yarın kalktığımda kendime söyleyeceğim ilk söz olacak.


Bu Gün Hayatımın Geri Kalanının İlk Günü...


Sevgiyle Kalın.

 

RKNKTYKY

İçinizden Dışarıya...

 
 Yapmak istediğiniz dönüşümü gerçekleştirebilmenin tek yolu var- mutluluğunuzu hala dışarıdan alıyor ve hala mutsuzluk dönemlerinizi hoşgörmek durumunda kalıyorsanız, buna ihtiyacınız olduğunu düşünmezsiniz.
 
Mutluluğunuz sizin dışınızdaki bir şeye bağımlı olur olmaz, kendinizi birinin, bir şeyin veya şartların bir kölesi durumuna getirirsiniz. Bir köle özgür değildir. Ve özgür olmadığınızda mutluluk mümkün değildir. İşte bu nedenle mutluluğumuz iniş-çıkışlar gösterir. Gerçek mutluluk ne iner, ne de çıkar. Gerçek mutluluk, mutluluğunuzun içten dışa doğru olmasındadır. Bu bağımsızlık ve feragat gerektirir. Mutluluğun dışarıdan alınabileceğini söyleyen toplumun  şartlandırma ve yanılsamalarından...
Görebiliyor musunuz? 
 
İçerden dışarı doğru, dışardan içeri değil!
 
Brahma Kumaris

Açgözlülük Hakkında...

Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir agaca veya yerdeki bir kaziga baglanir. Hindistancevizinin altina ince bir yarik acilir ve oradan icine tatli bir yiyecek konur. Bu yarik sadece maymunun elini acikken sokacagi kadar buyukluktedir, yumruk yaptiginda elini disari cikaramaz. Maymun, tatlinin kokusunu alir, yiyecegi yakalamak icin elini iceri sokar ve yiyecegi kavrar, ama yiyecek elindeyken elini disari cikarmasi olanaksizdir.

 

Sikica yumruk yapilmis el, bu yariktan disari cikmaz. Avcilar geldiginde, maymun cilgina doner ama kacamaz. Aslinda bu maymunu, tutsak eden hicbirsey yoktur. Onu sadece onun kendi bagimliliginin gucu tutsak etmistir. Yapmasi gereke tek sey elini acip yiyecegi birakmaktir. Ama zihninde acgozlulugu o kadar gucludur ki bu tuzaktan kurtulan maymun cok nadir gorulur. 

 

Bizi tuzaga dusuren ve orada kalmamiza neden olan sey, arzularimiz ve zihnimizde onlara bagimli olusumuzdur. Tum yapmamiz gereken, elimizi acip benligimizi ve bagimli oldugumuz seyleri serbest birakmak ve dolayisiyla ozgur olmaktir.

 

Joseph Goldstein