Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |
42 tane "hayat" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"hayat" tagli diger ogeler resimler, videolar

Gerçekler...

 

ODTÜ İşletme'nin deli ama çok bilge, hem en sevilen hem en nefret edilen profesörü Muhan Hocanın Strateji Yö netimi dersinin ilk saati öğretim üyelerinin bile katılımıyla geçer ki her senesi ayrı ilginçtir. Derslerinden birinden bir anekdot:


1

Muhan Soysal tepegöze bir Picasso resmi koyar. Herkes bakar bakar ama tarzı zaten kübik olan sürrealist resimde sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az şey vardır. Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen bişey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde baş ka bişeyler daha.

 

 

 

25-10 dakka hiçbişey söylemeden s ınıfı izleyen hoca, birazdan Picasso'nun resmini alıp Meninas'in bir resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sar ı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadı ları onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir.

 

 

 

 

 

Ancak ikinci resmi gör ü nce Picasso'nun resmindeki öğ elerin ne oldu ğunu ve bu resmin Meninas'in tablosuna g önderme olarak yapılm ış olduğunu farkeder tüm sı nıf.

Ve Muhan Soysal hiç unutamayacağı mız dersini verir:

"Hayatta hiçbir şey Meninas'in resmi kadar belirgin ve net değ ildir. İş hayatı gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Meninas'in resmini gö rebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek."


VE SON SÖZ......

Bir saatliğine mutlu olacaksanız, şekerleme yapın
Bir günlüğüne mutlu olacaksanız, balık avlamaya gidin
Bir aylığına mutlu olacaksanız, evlenin
Bir yıllığına mutlu olacaksanız, bir servete konun
Tüm yaşam boyunca mutlu olacaksanız, işinizi sevin...



ÇİN ATASÖZÜ
[ALINTIDIR]

Vermeyince Mabud, Neylesin Sultan Mahmut...

 

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor:

Tıkandı baba, çay getir

Tıkandı baba, oralet getir.

Bu durum Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş

Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?

Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba

Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de

onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim.

Bir çomak aldım ve oluğu açmaya

çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.

Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya

başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba"

ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı baba nın anlattıkları Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;

Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.

Sultan Mahmut un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış

, bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin

yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya

Taze baklava, güzel baklava !

Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir

şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip

başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak

için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi

Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş.

Tıkandı baba da Peki demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;

Bizim Tıkandı baba ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün

bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın.

Sultan;

Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş

- Geldi sultanım

- Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?

- Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.

- Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve

Devletin hazine odasına götürmüş.

- Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten

hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek.

Sultan demiş;

- Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini

çağırmış

- Alın bu adamı Üsküdar ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş.

Padişahın adamları

"peki" deyip adamı alıp Üsküdar a götürmüşler.

Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,

- Niçin, demiş.

Askerler

- Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline

- Ne olacak şimdi, demiş

- Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş.

Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT"

 

[ALINTIDIR] 

Kav Ve Marlboro...

 

Kav Kibritlerinin Hikayesi

Seneler önce Kav kibritleri ciddi zarar etmeye başlamış. Yetkililer bi türlü satışı arttıramıyolarmış. Sabah akşam toplantılar yapıp, "Napalım?" diye düşünüyolarmış. Satış departmanında işe yeni başlayan üniversiteden yeni mezun bi genç, satış sorumlularına, "Bu içinden çıkamadığınız satış rakamlarını düzeltirim. Hatta kâra bile geçersiniz" demiş. Ciddiye almamışlar taabi. "Üniversiteden yeni mezun bi çocuk mu bizi kurtaracak?" diye konuşmuşlar aralarında..
Ama gel zaman, git zaman işler daha da kötüye gidince; başka çareleri kalmamış. Mecburen o genci bu işe vermeyi kabul etmişler. Çocuk hemen işe koyulmuş veee bi ay sonra da satışlar dörde katlanmış.
Genç çalışan bunu şöyle bir numarayla başarmış: Fabrikada, kutuların içinde olan kibritlerin durduğu kısmı (çekmeceyi) ters yerleştirtmiş. Yani kutu, Kav yazan yer yukarıda tutularak açıldığında, kutunun içindeki tüm kibritler yere saçılıyomuş. İnsanlar da, dağılan kibritleri eğilip tek tek toplamaya üşendiklerinden, 10 bin lira verip bi kibrit daha alıyolarmış


Marlboro'nun Hikayesi


Marlboro firması ilk kurulduğunda işleri çok kötü gidiyormuş. Şirket iflasın eşiğinde iken bir adam gelmiş, "Şatısları bir ayda 3 katına çıkarırım ama bunun karşılığında da şirketin yarısına ortak olurum, yok çıkaramazsam ömrümün sonuna kadar fabrikada bedava tütün sararım" demiş.


Marlboro'nun sahipleri zaten çıkmaz sokaktaymıs, "Bir haftaya kalmaz batacağız, kaybedecek neyimiz var ki" diyerek kabul etmişler teklifi...

Adamın bunlardan tek isteği binlerce boş Marlboro kutusuymuş. Zaten depoda milyonlarcası
varmış, talebini karşılamışlar hemen.
Sonra bizimki bütün paketleri tek tek ezmis ayağıyla, gece 12'den sonra da hepsini uçaktan bütün Amarika 'nın üstüne atmış. Sabah millet uyanınca bir bakmış ki her tarafta boş Marlboro kutuları.

"Yahu, bu sigara bu kadar çok içildigine göre vardır bir hikmeti" diyerek sigara bayilerine akın etmişler.

Şirket o ay 3 degil 5 katı satış yapmış. Tabii bizim adam da şirketin yarısına ortak olmus. O kişi de kimmiş biyor musunuz ?


Philip Morris....

 

[ALINTIDIR]

Yaşlanıyoruz...



Bugün üniversite öğrencilerinin çoğunluğunu 1986 doğumlular ve daha küçükler oluşturuyor.

'Gençlik' onlara deniyor.

Onlar için "Soğuk Savaş" bir bilgisayar oyunu.

AIDS doğduklarından beri var.

CD doğduklarında vardı.

Michael Jackson onlar doğduğunda beyazdı.

Bülent Ersoy onlar doğduğunda kadındı...

Eski filmlerde Ajda Pekkan'ı görseler tanımazlar.

Küçük Emrah'ı, Emrah'ın gayrimeşru oğlu sanıyorlar.

Rıdvan Dilmen onlar için sadece bir TV spor yorumcusu ve ona neden 'şeytan' dendiğini bilmiyorlar.

Kenan Evren onlar için tonton bir ressam "netekim".

Onlar için 'Çarli'nin Melekleri' ve 'Görevimiz Tehlike' sadece geçen senenin yeni vizyon filmleri.

Siyah beyaz bir bilgisayar ekranı olabileceğini düşünemezler.

Pac-Man'i bilmezler.

Amiga ve Commodore 64'leri olmadı hiç.

Siyah beyaz bir televizyon olabileceğine inanmazlar ve uzaktan kumanda olmadan nasıl kanal değiştirileceğini bilmezler.

Balkonda hiç anten ayarı yapmadılar.

Sadece tek bir kanalın günde belirli saatlerde yayın yaptığı dönemlerde dinozorların da yaşadığını düşünürler.

Dallas'ı sadece NBA maçlarından bilirler.

Flamingo Yolu ise sadece bir bar adı olabilir onlar için.

John Travolta'yı hep balık etli ve yuvarlak hatlı olarak gördüler ve onun nasıl olup da bir dans ilahı olabildiğini hayal bile edemezler.

Ve bizlerin de üniversitedeyken cep telefonsuz nasıl yaşayabildiğimize akıl erdiremezler...

Şimdi bakalım yaşlanıyor muyuz bir görelim...

1.Yukarıda yazılanları anlıyor ve gülümsüyorsun.

2. Artık dışarıda geçirilen bir gecenin ardından öğleden sonraya kadar uyumaya ihtiyacın var.

3. Arkadaşların bir bir "dede" oluyor.

4. Küçük çocukların bilgisayarla nasıl çok rahat oynayabildiklerine her zaman hayret ediyorsun.

5. Gençlerin ellerinde cep telefonlarını görünce kafanı sallıyorsun.

6. İşine her geçen gün daha çok bağlanıyorsun. Artık o senin hayatın.

7. Arkadaşlarınla her gün telefonda daha az vakit geçiriyorsun.

8. Zaman zaman arkadaşlarınla buluşup, beraber yaşadığınız komik anıları tekrar tekrar anlatıp, eski güzel günleri yâd ediyorsun.

Ve...

Evet ... kabul etsek de etmesek de hepimiz yavaş yavaş

Y A Ş L A N I Y O R U Z !!!

The Secret'ın Asıl Sırrı

Çevreme bakıyorum da, Rhonda Byrne’nın The Secret/Sır adlı kitabının etkisi yayıldıkça yayılıyor.

Beş yıl önceki sevgilisinin fotoğrafını önüne koyup bakarak "geri gelmesi"ni umut edenler...

Her sabah ceket cebine yüklü miktarda uyduruk bir çek koyup evden çıkan ve yakın zamanda yerini gerçeğinin alacağından emin olanlar...

Sadece "pozitif" şeyler düşüneceğim diye yanında hastalıktan, dertten söz ettirmeyen bencil alıklar...

Daha neler neler var!

Kimisi açık açık yapıyor bunu kimisi de çaktırmadan. Adı da "sikrıt yapmak" olup çıkmış.

Birkaç ay önce bu konuda yazmaya kalkmış sonra uzun boylu eleştiriye girmekten vazgeçmiştim.

Öyle ya! Bu tür kitaplar taşıdıkları büyük iddiaya ve teorilerinin kapsayıcılığına rağmen okurlarıyla aslında bire bir ilişki kuruyordu.

Bir anlamda homopatik ilaçlara benziyorlardı. Hastalığa değil ama özel olarak o "hasta" ya derman olan ilaçlar gibiydiler. O yüzden okurla kitap arasına girmemek belki en iyisi diye düşünmüştüm.

Fakat gözlemlediğim The Secret çılgınlığı en azından bir nokta üzerine kesin sözcüklerle yazmaya itiyor beni.

Hangi nokta mı?

Asıl sır noktası...


***

Rhonda Byrnes’ın yaptığı ne?

Binlerce yıllık insanlık kültürünün hayal-dua-dilek-adak konusunda biriktirdiği ne varsa hepsini bir araya getirip ona bir bilimsel yasa (Çekim Yasası) süsü vermek...

Bu "yasa"ya göre bir şeyi olumlu biçimde çok isteyip özellikle de "görselleştirdiğinizde" mıknatısa dönüşüyorsunuz. Ve o şey eninde sonunda gelip sizin çekim alanınıza giriyor, yani isteğiniz gerçekleşiyor..

The Secret’ın baştan çıkarıcı yüzlerce örnek ve alıntıyla anlattıklarının özü bu.

Geleneksel hurafelerle tatmin olmayan ama hurafesiz de kalamayan; dinlerin ortodoks yorumları ve ibadet modelleriyle uyumsuz ama gündelik hayattaki maneviyatsızlıktan da mustarip günümüz insanının bu tezden çok etkilenmesinde şaşacak bir yan yok elbette.

The Secret.

Dinsel değil ama öyleymiş gibi..

Bilimsel değil ama öyleymiş gibi...

Kitabın etkisi ve ünü de buradan kaynaklanıyor zaten: mış gibi yapmasından...


***


Ama bir sorun var.

Derin bir eksiklik...

Büyük bir boşluk duygusu...

Hayır! Birçok eleştirmenin vurguladığı gibi, kitabın aşırı maddi taleplere, günümüz insanının mutlak zenginlik ihtiraslarına hoş bakmasını kastetmiyorum. O işin "gel gel" tarafı!

Ama dikkat ederseniz fark edeceksiniz; yüreği titretmiyor The Secret.

Soğuk.

Bir prospektüs kadar işlevsel fakat soğuk!

Neden peki?

Sır da orada zaten.

The Secret bir operasyon.

İnsanlığın binlerce yıllık hayal-dua-dilek-adak kültürünün içinden Tanrı kavramını çekip çıkartma operasyonu...

"İstersen olur" diyor The Secret.

Ama kim "ol" duracak?

Kimse!..

"Zaten yasa böyle" diyor The Secret.

Tanrı’nın adını ağzına almıyor. Onun yerine sürekli "evrene güvenin, inanın, inanç duyun" diyor.

Ancak işin bilim tarafından baktığınızda da sorun şu: Bilimde ne böyle bir yasa var ne de böyle bir evren vizyonu!


***

Kitabı okuyunca "canım bu kitap babaannemin duaları ve batıl inançları gibi bir şey" diyenler var. İyi niyetlerine rağmen özünde yanılıyorlar.

Babaannelerimiz de kırk kez söylenenin gerçek olacağına inanırdı ama ne isterlerse Tanrı’dan isterlerdi.

Bilirlerdi ki, sadece kendileri istediği için değil, Tanrı istediği için dilekler kabul olur.

Hem ilgilisine hatırlatmanın tam sırası...

İnsan dua eder, diler, ister ama bütün dinlerde kesin uyarı şudur: Neyin gerçekten hayır neyin şer olduğu bilgisi ne evrene ne de insana aittir. ("Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır, sevdiğiniz bir şey de şerdir. Allah bilir de, siz bilmezsiniz." Bakara/216)

O yüzden dualar takdiri Allah’a bırakır.

O yüzden dua denilen şey The Secret’taki gibi önü alınmaz bir tutku ifadesi değil, yakarış ve teslimiyettir.

 

HAŞMET BABAOĞLU

 

[Alıntıdır]   

Yaşamak...


Yalnızdı, yalnızlığın yorgunluğundaydı. Dudaklarını yukarıya çeken, gülümsemeyi tutan görünmez iplikleri görmek için psikolog olmaya gerek yoktu. Gönül gözü anlamak için yeterliydi.

Aslında o da farkındaydı oynadığı rolün. "Neşeli, mutlu, yeterli, güvenli", ama sıkılmıştı da bu oyundan. Oyunun hep aynı perdesini tekrarlayan oyuncu gibiydi. Bir türlü diğer sahneye geçemiyor, gerçekleri seyirciye gösteremiyordu sanki.

Sahneye her yeni oyuncu katılışında, gözlerinde bir an ışık parlıyor, "tamam bu işte, şimdi her şey değişecek" duygusu uyanıyor, sonra hayal kırıklığı ile omuzları çöküyordu. Sorun para ya da iş değildi ki, "geçer gider, çalışır çözerim" desin.

Saygı ya da sevgi de değildi. İstediğince olmasa da, dilediğince yaşayamayacağını kabul ederek, tattığı sevgilerle yetinmeyi çoktan öğrenmişti. Hissettiği yalnızlığın ve karmaşanın bir ucunun buna dayandığını bilmekle beraber, kaosun daha öte anlamları olduğunu da seziyordu.

"Hayatın anlamını" düşünüyordu o. "Niye yaşıyorum?" sorusunun karşılığı yoktu zihninde. Yoo, öyle intihar fikri falan yoktu. Sadece varlığının amacını, var oluşunun anlamını sorguluyordu. Anlayamadığı, kavrayamadığı bir süreçti bu.

Kimi zaman, sıradan sıkıntıların ya da hoşlukların arasında kaynayıp gitse de bu soru, hiç kaybolmuyordu. Bazen, sevgiyle paylaşımlarda veya, güzel bir filmde veyahut da görüntüde, "hayat bu işte" diye sevindiği oluyordu, ama kısa bir zaman sonra, soru yeniden başlıyordu.

Anlamak için, kitaplar okuyordu. Öğrendiklerini zihninde süzüyor, konuşabildiği birkaç insanla tartışıyor, bir sonuca ulaşmaya çalışıyordu. Bir işi, sevdikleri olmanın, elde ettiklerinin ötesinde bir anlamı olmalıydı hayatın, hayatının.

İç açıcı bir düşünme biçimi değildi bu. Diğer insanlar gibi gündelik kaygılarla uğraşmak daha kolaydı. "Kim ne demiş, ne yapmış, o ne almış, neden kendisi yapamamış?"

Hayır bunlar olamazdı sorunun karşılığı. Daha derin bir anlamı olmalıydı insan olmanın. Peki, bir gün, hem de ne zaman olacağını bilmediği bir gün sona erecek yaşamını, bu sorunun karşılığını arayarak mı geçirecekti? Hayır, böyle yaşamak istemiyordu.

"Doğduk işte, ölünceye dek ne yapsak kardır" da uygun değildi zihin yapısına. Sanki soru yokmuş gibi de davranamazdı, var olanı nasıl yok saysındı ki?

Sorulara boğulduğu bir gece kitapları karıştırırken, Nazım'ın bir şiiri ile buluştu yine. Yaşamak şakaya gelmez / büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın / bir sincap gibi mesala / yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden / yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Düşündü, cevap buydu. Ne yaşıyorsan, farkında olarak yaşamak. Kabak çekirdeğini bile zevkle yemek, soluk aldığında havanın bedenindeki yolculuğunu hissetmek, laf olsun diye değil kocaman öpmek uzanan yanağı, en kötü anda şükredebilmek yaşadığına.

Bencillikten uzaklaşıp, bireyselliğini yaşarken diğerlerinin de farkında olmak. Paylaştıkça çoğalacağını hissetmek ve daha çok insanı içeren hedefler koyabilmek.

Karşına her an yeni bir şeyin çıkacağını bilmek, bir kamyon çarpması örneğin. Taş da çıkabilir açılan kapıdan, balonlar da, ama ne çıkarsa çıksın, ansızın geleni güzellikle karşılamak. En kötünün bile iyiye dönüşeceğini kavramak, yeterince çabalandığında.

Umut etmek, umudu büyütmek ve yaşarken yaşatmak, fakat sadece umut edilenin gerçekleşmesini beklemek de değil. Var olan her neyse, onu yaşamak olabildiğince.


 
JULİDE SEVİM
 
[ALINTIDIR] 

Bir Kadını Ağlatmak...

Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya... En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir.

Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe! -
İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra.

Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte.
Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli... Ve kadın ağlar; hem de çok!

Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü.

Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler. İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler
yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları.

Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar.
Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı...


Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden.
Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan...


İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.
Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar.

Çünkü biliyorlar ki
sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların.
E.. o zaman niye sarılsınlar ki!

Niye sarılalım ki!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur.

Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır.

Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır.

Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır.


O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!


 
AZIZ NESiN
 
[ALINTIDIR] 

Nerden Geldiğini Unutma...

Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Takdir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud’ un kölesi olmuş.

Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş.

Derken Sultan’ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş.

Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler.

Bu duygular içinde, özellikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar.

Bir gün Sultanın huzurunda bir saraylının diğerine şöyle dediği duyulmuş: Köle Ayaz’ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim. Sultan kulaklarına inanamamış. İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim demiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp, içeride olanları seyretmeye hazırlanmış. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş.

Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonra da açmış. İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise! Aynanın karşısına geçmiş.

Kendi kendine, Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun? diye sormuş. Bir Hiçtin sen...

Hepsi hepsi satılacak bir köleydin ve Allah, Sultanın eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmediğin nimetler lutfetti. Asla nereden geldiğini unutma! Çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur, unutuluşlara sürükler.

Şimdi sen de, nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla Ayaz, hatırla! Sandığı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş.

 Hazine dairesinden çıkarken birden Sultanla yüz yüze gelmiş. Sultan gözlerini Ayazın yüzüne dikmiş dururken, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmiş.

Ve sultan mahmut:Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedârıydın, ama şimdi... kalbimin hazinedârısın. Bana benim de önünde bir hiç olduğum kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiği dersini verdin demiş.


[Alıntıdır] 

Nalıncı Baba...

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler
söylemek ister sonra vazgecer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz
hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
- Hayır mı şer mi ögreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz......
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola.
Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği
yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner
Vefa'ya, Zeyrek'ten asağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır.
Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan
bir ceset gözlerine batar. Sorarlar;
- Kimdir bu? Ahali;
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar carşısı'nda
calışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa
harcar. Hem şışe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli
kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte
gören olmuş mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar
kalırlar mı ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz,
şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlasak gerek.
- iyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem.
Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.
Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel
yıkarlar ki, naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır
alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur
dudaklarında.
.....
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul
nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz
vaktine hayli vardır daha...
Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yanı?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik
cenazeyi.
Kim bilir belki hanımı vardir, belki yetimleri?..
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın basladığı noktaya koşar.
Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir
kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe
çöker, ellerini yumruk yapar. şakaklarına dayar... Ağlar mı?
Hayır.
Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip
çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir...
Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar...
Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avuçundakini
verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin
zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz
gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı
ilmihal. Hucceti islam okurdum...
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi.
Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün;
- Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü
belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...
- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama
ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim
kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
İşte NALINCI BABA o adsız şansız Allah dostlarından biridir.
Asıl adı Muhammed Mimi Efendi'dir. Bergama'lıdır.1592 yılında vefat
etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evine
defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahasi
bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapani'nda, Cibali Tütün
Fabrikası'nın arkasında, Harabzade Camii karşısındadır.

 

 

[ALINTIDIR] 

Kulağım Kaşınıyor...


Kulağımın içi kaşınıyor.
Felaket.
Önce azar azar başlıyor kaşıntı, geceleri.
Sonra artıyor.
Kaşımak da bir zor ki kulağın içini.
Bir türlü geçmiyor.
"Ne yapsam acaba?" diyorum.
Günler geçtikçe daha da artıyor.
Doktora gitmeye karar veriyorum. Arkadaşlarıma soruyorum
"Tanıdığınız iyi bir kulak burun boğazcı var mı?" diye. "N'oldu ki?" diye soruyor arkadaşlarım.
"Kaşınıyor kulağım" diyorum. "Uyuyamıyorum geceleri,kulak kaşınmasından!"
Bir doktorun adını söylüyor bir tanesi.

"Çok iyi doktordur" diyor. "Kimsenin çözemediğini çözer,
iyileştiremediğini iyileştirir."
Gidiyorum doktora.
Gözlüklü, şirin bir amca.
Elinde bir büyüteç, kulağıma bakıyor.
Şaşırıyorum önce. "İçinde kaşıntı var" diyorum. "Öyle büyüteçle ne anlayacaksınız ki?"
"Yok" diyor, "Ben çoktan anladım ne olduğunu da, şimdi daha iyi görmek İçin bakıyorum."
"Nedir?" diyorum doktora.
"Eski sözler kaçmış kulağınıza" diyor.
"Nasıl yani?" diyorum.
"Kimin sözleri?"
"Bakacağız" diyor.

Sonra bir alet çantasından kocaman, ucu ince, cımbıza benzer bir alet çıkarıyor.
"Yan durun. Kıpırdamayın" diyor bana. Biraz irkiliyorum.
"Eski sözler" diyorum, "Ha?" Cımbızın ucu kulağıma giriyor, canımı acıtmıyor nedense.
"Bir erkek sesi bu" diyor. Sanki bir uğultu duyuyorum.
Cımbızı çıkarıyor kulağımdan. "Yalan kaçmış kulağınıza!" diyor doktor.
Yalana bakıyorum.
Küçücük bir şey gibi gözüküyor.

"Vay be! Günlerdir kulağımı kaşındıran bu muymuş? Hangi yalan peki?" diyorum.
"Durun, bekleyin" diyor doktor. "Dikkatli olmamız lazım. Tekrar kulağınıza kaçabilir.
Önce şu deney tüpünün içine koyalım. Sonra serbest bırakırız."
Yalanı tüpün içine koyuyor.
Kapağını da kapıyor tüpün.
Serbest kalıyor yalan.
"Seni seviyorum" diye cılız bir ses geliyor tüpün içinden.

"Yalanmış ha?" diyorum.

Kulağım bile anlamış, kalbim hala anlamıyor...

 

İclal Aydın