Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |
39 tane "aşk" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"aşk" tagli diger ogeler resimler, videolar

Sevmekten Utanma Yüreğim...


Bana yüreğimi sığdıramadığım farklı bir hayatı bıraktın isteyerek ya da istemeyerek, oysa ben hiçbir zaman çizmedim aramızdaki mesafelerin sınırını sen hep ulaşılmayacak kadar uzaklardaydın yanı başımda dururken vakitsiz saatlerin yelkovan değirmeninde.

Sana hep ıslak gözlerle baktım o bitmeyen yolculukların ardından.Üzümün üzüme bakarak kararmasını hatırlatıyorsun durmadan bana, çünkü beni görmeyen gözlerine baka baka kendimi göremez oldum.

Dalgaların savurduğu kum taneciklerinden başka bir şey değildim ben hayatında, dilediğince savurdun beni bir o kıyıya bir bu kıyıya, ellerinden küçük bir oyuncak olmaktan kurtaramadım bir türlü kendimi, nasıl ki her dilde çocuğun ağlaması aynıysa benimde hala duygularım değişmedi aslında.

Gerçekten sevenlerin hepsi aynı sever. Hiçbir sevenin sevgisi diğer birinden farklı değildir aslında, bir türlü anlatamadım yüreğimin kabuk bağlayan yanını, sende acımadan deştin yaramı, söktün bütün kabukları azdırdın tuzladın iyileşmesi zor olan sol yanımı.

Kimseye bir şey ispatlamak zorunda değilsin yüreğim, şakaklarına bir ömür dayanmış ki büsbütün yalnızlık, bir yanda yüreğin bir yanda gözlerin karanlığa merhaba derken, artık kıvranmanın alemi yok! Dik ol! Sevmek ayıp değil, sevgiyi karalayan utansın...

 

[ALINTIDIR] 

Peki Sustum...

Dört duvara hapsedilmiş bir beden,
Hüzne emanet edilmiş duygular,
Yaşanılasılığa aç hislerle.

Bir damla tebessüm istiyorum!

Karanlığın esaretini ve yüreğimin darlığını kırmak için.

Benim damlalarım küf kokuyor.

Kimse bilmiyor,
Konuşmuyor,
Anlamıyor ya da anlatmıyorlar!

"Niçin hala senden haber alamıyorum?"

Cevabı çok mu zor?

Anlatamıyorum! Güzel olan herşey sana benziyor. Yüzüme tebessüm, gözlerim sana değerse yaraşıyor. Yüklediğim anlamlar duyrulmaya aç! Mevsimsiz açan papatyalar, avuçlarını bekliyor avuçlarım gibi.


Papatyalar soluyor, avuçlarım kuruyor.. [Gelmiyorsun/Gelemiyor musun?]


Yoksa ben değil de sen misin karanlığın emanetçisi? Karanlığında düşlerim mi tutuluyor?

Bir bahar daha eskiyor, senden bihaber.
Feryat,
Figan,
Koyu zindan yüreğim.

Aç ölüyorum yine yaşarken sana. Ellerimde bir melek, taştan bir bebek bıraktığın, sanki anlıyor.

"Dur" diyor kollarını kaldırıp, "bağışlama kendini kendin olmağın yere. Çığlık çığlık susarken sesleri, bekle!" diyor, "an gelir, gelir!"


Peki gelmen için kaç kere ölmem gerekir?


Kimse bilmiyor,
Konuşmuyor,
Anlamıyor...

Ben ölüyorum parça parça...

Hissedilmiyor.

"Hani gelsen" diyorum.

Duyulmuyor.

Öyle olsa gelirdin. Yanılıyor muyum?

Sahi niye ben sana bu kadar susamışken, herkes seni susuyor?

Peki sustum

 

 [ALINTIDIR]

İlk Aşk...

İlk aşka ait anılar, beyinde bağımlılık yaratan ilaç ya da uyuşturucu kadar etki yapıyormuş.
Bunu okuyunca ilk aşkımı hatırlamaya çalıştım. Doğruluğunu test etmek açısından.
Gerçi anladığım kadarıyla, bu, bizim farkına varabileceğimiz bir durum değil.
Yoksa çoktan keşfetmiş olurduk.
Fakat bilim bizim gibi değil tabii.
Göremediğimizi görüyor. En azından adını koyuyor. Demek baktı ki yeryüzünde bir tek iyi giden ilişki yok... "Nedir bu?" diye araştırdı, buldu, çıkardı.
İlk aşk mağduruyuz hepimiz. Benim yandığım, bugüne kadar ilişki konusunda verdiğimiz akılların tamamı çöpe gitmiş bulunuyor. Uzmanlar olsun, dergiler, köşeciler olsun, hiçbirimiz ilk aşktan yola çıkmamıştık zira. Şimdi sil baştan yapacağız. Neyse, iş çıkmış oldu.


Uzatmayayım, ben yine de ilk aşkımı hatırlamaya çalıştım.

Fakat nafile!

Hayır efendim, düşündüğünüz gibi değil!

Hatırlamayacak kadar eskilerde kaldığı için değil yani!

Hem siz de bilirsiniz ki, insan, yaşı ilerledikçe dün ne yediğini unutabilir ancak "fi tarihi" sular seller gibidir.

Ayrıca dün yediğim de "dün gibi" aklımda çok şükür!

Derdim, hangisini ilk aşk olarak kabul edeceğimi bilememem.

Sahi hangisi ilk aşk sayılmalıdır arkadaşlar?

İlk öpüştüğümüz erkek mi?

İlk seviştiğimiz mi yoksa?

Yoksa, okul çıkışında, karşı kaldırımda beklediğini görünce yüreğimizin ağzımıza geldiği, uzaktan bakıştığımız fakat sesini bile duymadığımız sivilceli oğlan mı?

Hatta daha da geriye giderek, ilkokuldaki sıra arkadaşımız mı? Hani bizi beğenmez endişesiyle her sabah annemize saçımızı bir ördürüp bir açtırdığımız, bir toplatıp bir bozdurduğumuz, o kara gözlü çocuk mu?

Ya da hayatımıza kaçıncı sırada girerse girsin, "Daha önceleri neredeydiniz" dedirten mi?

Hangisidir sahi?

Buna bir karar verebilsek, hakikaten bilim adamlarının dediği doğru mudur değil midir bakacağız.

Uzmanların dediğine göre, ilk aşklarıyla yeniden bir araya gelen insanlar ergenlik dönemine ait bir hormon salgılıyorlarmış. Bir "hormonölçer"le bir bir eski defterleri yoklamak lazım belki de. Baktık hormon geliyor "Budur" diyeceğiz zahir.

Hormona değil de bana sorarsanız, ilk aşk habire değişir. Yenisi gelene kadar sonuncusu ilk aşktır.



PAKİZE SUDA
 
[ALINTIDIR] 

Bir Kadını Ağlatmak...

Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya... En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir.

Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe! -
İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra.

Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte.
Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli... Ve kadın ağlar; hem de çok!

Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü.

Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler. İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler
yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları.

Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar.
Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı...


Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden.
Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan...


İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.
Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar.

Çünkü biliyorlar ki
sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların.
E.. o zaman niye sarılsınlar ki!

Niye sarılalım ki!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur.

Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır.

Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır.

Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır.


O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!


 
AZIZ NESiN
 
[ALINTIDIR] 

Yağmur...

Bir mevsimlik sevgimiydi beyin hücrelerimi kemiren,mantığımın üstünü örten.
Yoksa bir inatmıydı gözbebeklerimi hırsa büren...
Ya da bir aşktı, gerçek bir aşk kelimeleri yitiren...

Nerden başlasam, toplasam, çıkarasam olmuyor. İzlerin kalıyor sadece, gerçeğin kimbilir nerde? Yaramda kanamıyor artık ,kabuk bağlamış; ama çok acıyor. Senli kavramlar arasında gidip geliyorum. Kah arkadaş, kah sevgili... Bazen umrumda değilsin, bazen sen soluyorum.

Kapıyorsun gözünü yokum ,kimleyim nerdeyim...
Açıyorsun gözünü varım, senleyim istediğim yerdeyim...

Böyle büyüyorum,büyüdüğümü anlıyorum gel-gitlerimden. Yoruluyorum ama, yaşlanıyorum galiba. Bu ikilem kemiklerimdeki bir sızı. Yağmur yalnızlık. Sen benim yalnızlığım. Şimdi içimde selden kaynaklı su baskınları... O yüzden belki de gözlerimdeki ışık kepenk vurmuş. Sorma artık bana neden mutsuzsun diye. Denklem kurdum kendime olgunlaşma sürecimde. Sen yoksun artık, koparıp attın kendini bile bile. Bir parçanı saklıyorum, bana ait olan, kalbimin en ücra köşesinde....


Irmak Taşcılar
 
[ALINTIDIR] 

Aşk Yalanmış...


Dinle sevgili!.. Bize anlatılanlar yalanmış, özlediklerimiz. Aşk yalanmış sevgili. Aşk yalnızca henüz Şafak sökerken masa üstünde bırakıp gittiğimiz kadehlerin üstünde kalan bir yüzü yalnızlığa dönük dudak izleriymiş yıkanınca silinip gideceği bilinen. Aşk bizim bildiğimiz gibi sonsuza kadar sürmezmiş.

Bunca yıkım bunca ölüm arasında aşkın hiç şansı olmazmış sevgili. Ferman yazanlar oturup her gece, acıya en çok yakışacak iki kalbi yazarmış bıkıp usanmadan, sonunu bile bile. Gün doğupta karanlık sofralara oturanlar karanlığa katmaya başlarmış sevginin en savunmasız halini. Herşey kahpeliğe esir olurmuş.

Dinle sevgili!.. Gerçek olan, olduğunu sandığımız herşey bir filmin karelerinde dökülürmüş kayboluş uçurumlarından yavaşça. Minicik ruhların gözyaşlarıyla ördüğümüz en kutsal mabedlerimiz talan edilirmiş biz yokken nefretle. Hiç farkına varamamışız. Umut dolu düşlerimiz içinde, karanlığa tutkun is tutmuş yüreklerden dayak yermiş içimizdeki suskun çocuklar meğerse hiç bilmeden. Kader denilen şey oyalanmak için elimize verilen birer yalan oyuncakmış. Biz kendimizi bile kandıramazmışız izinleri olmadan.

Herşey sahteymiş senin anlayacağın. Dost gülücükler, sevinçler, sıkı sıkıya tutulan eller... Şairler bunun için yazarmış ölümlerin acısını sevgili. İnsanlar kandırıldıklarını anlasınlar diye. Aşkın insana hiç yakışmayacağını bilsinler diye. Onlar bunun için ölürlermiş. Bir ağaç altında selamlamaları bundanmış sonsuzluğu. Aşk yalanmış sevgili.. Şairler bunun için katmazlarmış ölüme yalanı...


Barış Kılıç
 
[ALINTIDIR] 

Biliyorum...

Sesin hep uzakları çağırıyordu, ben üstüme alındım, sana geldim... Biliyorum konuşacak bir şeyimiz kalmadı, paylaşacak hiç bir şeyimiz yok.Yine de yüreğimden gücümün yettiği yere kadar sana sesleniyorum,seninle konuşuyorum...

 

Bugün sana olan kırgınlığımı rafa kaldırdım,sevgimi aldım avuçlarımın arasına, ona sığınıyorum... Cümlelerimi kısalttım,kelimelerim buruk, gülüşlerim istenmeyen dudaklarımda...

Bir ihtimal gelişine sığındığımı fark ettiysem de, engel olamadım gurursuz ama umutlu hasretine... Bugün gönlümü hoş tutmak istiyorum,imkansız olan her rüyaya inanasım geliyor... Bir çocuk gibi isteklerimi bastıramıyorum... Çalmayan telefonuma elim gidiyor,sana halen bende olduğunu ısrarla yazmaya çalışıyorum... Bende olan seni,hiç kırmadım, değiştirmedim ve hep korudum desem de, sendeki benin nasıl olduğunu, gülüp gülmediğini anlamsız bir sıkıntıyla merak ediyorum...

İçimdeki güzelliğine inanıp inanmamanı artık umursamıyorum!
Üşüyorum, bu üşüme yalnızlığımdan geliyor ve sarıyor her tarafımı... Tutunabileceğim hiçbir güzellik yok, hatırlamaktan usanmayacağım anılarım dışında... Isınabilmek için onlara sarılıyorum... Anlamsız ve cevapsız sorular hıhzırca sırıtıyor, ben görmemeye çalışıyorum... Düşler uzak gibi görünüyordu ama yakındı...
Belki de görmeyi istemek gerekiyordu... Gözlerini aç desem kapatacaksın ama kapatma gözlerini! Kendime bir demet papatya aldım ama bakmadım falıma... Gözlerimi gelişlere verdim, gözlerimdeki hüzün bile seni özlemiş itiraf etti sonunda... Düşüncelerim gururlu, hayallerim ve sevdam değil...
Gelseydin, kendimi unutup sana koşacaktım, susturacaktım içimdeki isyanı,kavgaların ortasında bir güneş gibi doğup ısıtacaktım yüreğini,sevinçten ağlayacaktım bu defa, mutluyken hemen sarhoş olmuşum gibi,dokunacaktım, sarılacaktım. Ama gelmedin, gelemezdin belki de gelmeye de hiç niyetin yoktu aslında... Kendimi kandırdığımı anladığımda ağlıyordum...

Eskiden kimi şarkıların ne kadar anlamlı olduğunu düşünürken, şimdi ayrılığın ardından çalınan her şarkı umutsuzluğumu ve sevgimi anlatıyormuş gibi geliyor... Sevdiğim ne çok şarkı varmış, bunu senin gidişin gösterdi bana...Her şarkıda sen varsın, her yerde, her gördüğüm insanda, denizde,gecede, uykumda... Nasıl beceriyorsun her yerde olabilmeyi...Bu bir marifetse eğer, neden benim yanımda degilsin ki? Göz yaşlarım asilliğini yitiriyor ve yenik düşüyorum sevdana...
Gittin! Belki de hiç gelmemiştin, ben geldiğini sandım... Ayak uyduramadım yorgunluğuna... düşlerindeki öpüşü konduramadım...
Kimi zaman bir çocuk oldum gülüşlerinde şımaran, kimi zaman bir kadın;dokunuşlarında kendini bulan... Ama! En çok da imkânsızın oldum...
Her gelişimde bir kez daha gönderdiğin oldum... İnanamadığın, Yenemediğin,üzerinden atlayamadığın korkuların oldum... Ağladığın, bağırdığın yada sustuğun isyanın oldum, sessizce boşalan göz yaşların, birikmişliğin oldum...Yüreğindeki kadın ben olmak isterken yüreğine sığınan ve tozlanacak olan bir anı oldum... Hakketmediklerin, artık yeter dediklerin ve her şeyin olmak isterken belki de hiçbir şeyin oldum... Söylesene ben gerçekten senin neyin oldum Bilseydim, bana ait olmayan bir seslenişi sahiplenir miydim? Şimdi bir mevsimlik aşk kaldı avuçlarımda sadece bir mevsim yaşanan ama bir ömür gibi gelen aşk... Kalbime henüz söyleyemedim gittiğini,öğrenirse onun da acı çekmesinden korkuyorum... Seni halen benimle biliyor ve seviyor ama ben kalbime ilk defa yalan söylüyorum...Gittin! Sevdamın yokluğuna alışabilirim belki ama sesinin uzak yolların sonunda olması acıtıyor içimi... Suskunluğun en büyük silahındı, suskunluğunla vurdun beni asıl acı olan, canımı acıtan unutulmak...
Söylesene unutulmak kime yakışıyor?
Unutan sen olsan da sana bile yakışmıyor ...

Merak etme, üstüne giydirmedim bu duyguyu, unutulmayan olmak
sende daha güzel duruyor... Görüyorsun işte, aşk'a ve sana ihanet etmiyorum benim kırgınlığım aşk'a... Sen üstüne alındın...

Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir...


Bir geldin. Hasretini bıraktın zindanıma. Karanlık karanlığa düştü. Gece gecenin üstüne indi.
Parmaklıklar dağıldı; yüzün esir aldı beni. Taşlar toz oldu; özlemin taş kesildi. Gözlerine zincirlediler gözlerimi. Gidişin hüzünlü bir sonbahardı, unutmadım.

Yıldırımlar düşürdün bakışından göğsüme… Saçlarım beyaz alev aldı. Yandım. Taş üstünde taş oldum. Suskunluğum utançtan duvarlar ördü. Sağnak sağnak yağmur oldum, yağdım küskünlüğümün çölüne. Çığ olup kendi yalnızlığıma katlandım. Uzaklığını yorgan yaptım çıplak ruhuma. Sözün güneşin yüzünü güldürürdü, unutmadım.

Sessizliğin yeniden yeniye yanmış bir kül gibi. Rüzgâr aldı nefesimi. Buzdan sütunlara çarpıldı sesim. İçimin içinde bir gurbet oldun. Sen gittin gideli, dağlar yollardan saklanır oldu. Öyle derinleşti ki vadiler; gölgeler içine girmeye nazlandı. Bütün çöllerin tozlarını yutmuş gibi dudaklarım, ah etmekten bile usandı. Susuşun ibret dolu bir kitaptı, unutmadım.

İçimde hep su sesi arıyorum. Denizler kurumuş… Lâl dudaklar susmuş.. Kıyılardan çekilmiş hayat; kemikler un ufak olmuş. Çöllerinden geçiyorum sensizliğin. Sessizliğin çığlığını büyütüyorum yüreğimde. Gelişin bir taze bahardı, unutmadım. Kalbine girdiğim yollara pusular kurulmuş. İnsan insana kavuşmuyor artık. Anka kuşları dirilmiyor yeniden. Küller bile yanmış yakılmış; ateş yeniden kendine gebe kalmıyor artık. Hıçkırıklar yalanın harmanına karışmış; gelmiyor gelemiyor yittiği yerden. Bakışın canlara can katardı, unutmadım.

Bütün bağlardan kurtuldum. Geceleri gecelerin koynuna sürdüm. Bütün ışıkları gözlerinin karasına çaldım. Yanağının kıyısına geldim. Ellerinin ateşinden serinlik umdum. Gözlerim seni gördüğü için güzel. Işık senin yüzüne vurduğu için aydınlık. Yağmur senin göğsüne dokunduğu için serin. Rüzgâr senin tenine vurduğu için nefeslenir. Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin kapısına dayanır. Duruşun dağların başını dik tutardı, unutmadım.

Günahlarımı biliyorum, utanıyorum. İsyanlarım çok oldu; yüzüme bakamıyorum. O kadar unuttum ki, unuttuğumu hatırlamıyorum. Bana nasıl bakacağını merak ediyorum. Ürperiyorum. Ürperiyorum. Ya tanımazsan beni… “O beni sevmedi!” dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi? Hayır, hayır, böyle olmayacak, emin olmak istiyorum. Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım. Senin bakışında sonsuz bir hülyânın eteğine varacağım. Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.

Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül. Sen gittin, çiçekler ezildi dünyada. Sen gittin, rüyaları boğuldu bebelerin. Sen gittin, sesi duyulmaz oldu derelerin. Sen gittin, yüreklerden kan çekildi. Sen gittin, can tenden usandı. Sen gittin, dağ dağa küstü. Sen gittin, alev üşüdü. Sen gittin, aşk kalplerden çekildi. Kıyılara vurdu aşıkların cesedi. Vuslatın cennet çiçeği bana. Baharlardan hep seni sordum.

Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar. Martılar senin yürüdüğün göklerde geziniyor. Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını. Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel. Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı. Bir kelâm söyle n’olur! Her hecenin arefesinde seni duymak istiyorum. Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, nereye baksam sana dokunuyorum.

Sev beni cananın olayım. İçimden aksın bütün ırmaklar. Senin kıyılarını kucaklayan kocaman bir derya olayım. Rüzgârlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün. Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım. Senin hasretinle yanar her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

Çöldeyim, susuzum. Dudağın bana Leylâ. Kuyularda Yusuf’um. Sözlerin bana Züleyhâ. Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana deryâ. Sancılar içinde Meryem’im. Bakışın bana İsâ. Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifâ. Ölüler içinde bir ölüyüm. Ellerin bana musallâ.

Nergis...

“Neyi arıyorsan sen O'sun" der Mevlana...
Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık...
Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sü­rükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.

Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslın­da, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...
Her aşkta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerlerimizdir.
Resimlerini yanyana koyun sevdiklerini­zin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...

Aşk denilen kaleydoskobun buzlucamına gözünüzü dayadığınızda, binbir camın rengarenk ışıklar saçarak döndüğünü ve her seferinde bambaşka şekiller ördüğü­nü görürsünüz. Her camda, farklı bir ren­giniz vardır; her şekilde sizden bir parça...

Aşklarınız hülasanızdır.
Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın, farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam par­çalar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz...

Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizde­ki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki si­zin ilhamınız, tenindeki sizin ısınız...
Yoksa hâlâ bir sevdiceğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır...

* * *

Aşk, narsizmdir.
Kendimiziz her aşkta arayıp durduğu­muz, peşinde olduğumuz...
Bir omza sığınmanın şefkatinde de, bir göğsü dişlemenin şehvetinde de kendimize açılan kapılar var.
Sevda, çevrildikçe içimizin farklı ışıkları­nı yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.

* * *

Narcissus'u bilirsiniz:
Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya doyamazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ır­mak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü... uzanıp, iyice bak­mak istemiş. Tam gördüğünde kendini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya...
Yeryüzünün en güzel insanının öldüğü­nü duyan Tanrı, unutulmaması için O'nu her bahar açan güzel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş.
Narcissus, nergis olmuş.

* * *

Kıssadan hisse, benden size tavsiye, ta­ze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, ro­tasını oraya çevirip içindeki eski baharla­ra koşan bir gezgin gibi "Bahar getirdim sana" deyin, baharın elinizde olduğunu unutmadan...
Gözlerinizdeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin!
Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...

Can Dündar

Bahar...Gelme Üstüme !!!

Bahar, yalvarırım çek git işine!..
Salma üstüme çiçeklerini,
...aklımı çelme!..
Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...
Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...
Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...
Yapma bunu bana bahar,
Böyle üstüme gelme...!

Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...
Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
Kalbimin buzları erimiş.
Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
Bir de sen çıldırtma beni...
Krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
Bulutların üşüşmesin başıma...
Girme kanıma benim...
...yoldan çıkarma...!

Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
Sevdanın suç ortağısın.
Kıyma bana...!
Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...
O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...
Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin
uçuştuğu günbatımları...
Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...
Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye...
Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.

İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...
İş açma başıma...
Git işine!
Yoldan çıkarma beni!...

Can Dündar