Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |
Yazılar

Yaşamak...


Yalnızdı, yalnızlığın yorgunluğundaydı. Dudaklarını yukarıya çeken, gülümsemeyi tutan görünmez iplikleri görmek için psikolog olmaya gerek yoktu. Gönül gözü anlamak için yeterliydi.

Aslında o da farkındaydı oynadığı rolün. "Neşeli, mutlu, yeterli, güvenli", ama sıkılmıştı da bu oyundan. Oyunun hep aynı perdesini tekrarlayan oyuncu gibiydi. Bir türlü diğer sahneye geçemiyor, gerçekleri seyirciye gösteremiyordu sanki.

Sahneye her yeni oyuncu katılışında, gözlerinde bir an ışık parlıyor, "tamam bu işte, şimdi her şey değişecek" duygusu uyanıyor, sonra hayal kırıklığı ile omuzları çöküyordu. Sorun para ya da iş değildi ki, "geçer gider, çalışır çözerim" desin.

Saygı ya da sevgi de değildi. İstediğince olmasa da, dilediğince yaşayamayacağını kabul ederek, tattığı sevgilerle yetinmeyi çoktan öğrenmişti. Hissettiği yalnızlığın ve karmaşanın bir ucunun buna dayandığını bilmekle beraber, kaosun daha öte anlamları olduğunu da seziyordu.

"Hayatın anlamını" düşünüyordu o. "Niye yaşıyorum?" sorusunun karşılığı yoktu zihninde. Yoo, öyle intihar fikri falan yoktu. Sadece varlığının amacını, var oluşunun anlamını sorguluyordu. Anlayamadığı, kavrayamadığı bir süreçti bu.

Kimi zaman, sıradan sıkıntıların ya da hoşlukların arasında kaynayıp gitse de bu soru, hiç kaybolmuyordu. Bazen, sevgiyle paylaşımlarda veya, güzel bir filmde veyahut da görüntüde, "hayat bu işte" diye sevindiği oluyordu, ama kısa bir zaman sonra, soru yeniden başlıyordu.

Anlamak için, kitaplar okuyordu. Öğrendiklerini zihninde süzüyor, konuşabildiği birkaç insanla tartışıyor, bir sonuca ulaşmaya çalışıyordu. Bir işi, sevdikleri olmanın, elde ettiklerinin ötesinde bir anlamı olmalıydı hayatın, hayatının.

İç açıcı bir düşünme biçimi değildi bu. Diğer insanlar gibi gündelik kaygılarla uğraşmak daha kolaydı. "Kim ne demiş, ne yapmış, o ne almış, neden kendisi yapamamış?"

Hayır bunlar olamazdı sorunun karşılığı. Daha derin bir anlamı olmalıydı insan olmanın. Peki, bir gün, hem de ne zaman olacağını bilmediği bir gün sona erecek yaşamını, bu sorunun karşılığını arayarak mı geçirecekti? Hayır, böyle yaşamak istemiyordu.

"Doğduk işte, ölünceye dek ne yapsak kardır" da uygun değildi zihin yapısına. Sanki soru yokmuş gibi de davranamazdı, var olanı nasıl yok saysındı ki?

Sorulara boğulduğu bir gece kitapları karıştırırken, Nazım'ın bir şiiri ile buluştu yine. Yaşamak şakaya gelmez / büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın / bir sincap gibi mesala / yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden / yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Düşündü, cevap buydu. Ne yaşıyorsan, farkında olarak yaşamak. Kabak çekirdeğini bile zevkle yemek, soluk aldığında havanın bedenindeki yolculuğunu hissetmek, laf olsun diye değil kocaman öpmek uzanan yanağı, en kötü anda şükredebilmek yaşadığına.

Bencillikten uzaklaşıp, bireyselliğini yaşarken diğerlerinin de farkında olmak. Paylaştıkça çoğalacağını hissetmek ve daha çok insanı içeren hedefler koyabilmek.

Karşına her an yeni bir şeyin çıkacağını bilmek, bir kamyon çarpması örneğin. Taş da çıkabilir açılan kapıdan, balonlar da, ama ne çıkarsa çıksın, ansızın geleni güzellikle karşılamak. En kötünün bile iyiye dönüşeceğini kavramak, yeterince çabalandığında.

Umut etmek, umudu büyütmek ve yaşarken yaşatmak, fakat sadece umut edilenin gerçekleşmesini beklemek de değil. Var olan her neyse, onu yaşamak olabildiğince.


 
JULİDE SEVİM
 
[ALINTIDIR] 

Bir Kadını Ağlatmak...

Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya... En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir.

Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe! -
İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra.

Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte.
Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli... Ve kadın ağlar; hem de çok!

Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü.

Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler. İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler
yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları.

Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar.
Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı...


Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden.
Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan...


İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.
Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar.

Çünkü biliyorlar ki
sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların.
E.. o zaman niye sarılsınlar ki!

Niye sarılalım ki!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur.

Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır.

Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır.

Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır.


O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!


 
AZIZ NESiN
 
[ALINTIDIR] 

Nerden Geldiğini Unutma...

Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Takdir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud’ un kölesi olmuş.

Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş.

Derken Sultan’ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş.

Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasetleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler.

Bu duygular içinde, özellikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar.

Bir gün Sultanın huzurunda bir saraylının diğerine şöyle dediği duyulmuş: Köle Ayaz’ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim. Sultan kulaklarına inanamamış. İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim demiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp, içeride olanları seyretmeye hazırlanmış. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş.

Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonra da açmış. İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise! Aynanın karşısına geçmiş.

Kendi kendine, Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun? diye sormuş. Bir Hiçtin sen...

Hepsi hepsi satılacak bir köleydin ve Allah, Sultanın eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmediğin nimetler lutfetti. Asla nereden geldiğini unutma! Çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur, unutuluşlara sürükler.

Şimdi sen de, nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla Ayaz, hatırla! Sandığı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş.

 Hazine dairesinden çıkarken birden Sultanla yüz yüze gelmiş. Sultan gözlerini Ayazın yüzüne dikmiş dururken, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmiş.

Ve sultan mahmut:Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedârıydın, ama şimdi... kalbimin hazinedârısın. Bana benim de önünde bir hiç olduğum kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiği dersini verdin demiş.


[Alıntıdır] 

Yağmur...

Bir mevsimlik sevgimiydi beyin hücrelerimi kemiren,mantığımın üstünü örten.
Yoksa bir inatmıydı gözbebeklerimi hırsa büren...
Ya da bir aşktı, gerçek bir aşk kelimeleri yitiren...

Nerden başlasam, toplasam, çıkarasam olmuyor. İzlerin kalıyor sadece, gerçeğin kimbilir nerde? Yaramda kanamıyor artık ,kabuk bağlamış; ama çok acıyor. Senli kavramlar arasında gidip geliyorum. Kah arkadaş, kah sevgili... Bazen umrumda değilsin, bazen sen soluyorum.

Kapıyorsun gözünü yokum ,kimleyim nerdeyim...
Açıyorsun gözünü varım, senleyim istediğim yerdeyim...

Böyle büyüyorum,büyüdüğümü anlıyorum gel-gitlerimden. Yoruluyorum ama, yaşlanıyorum galiba. Bu ikilem kemiklerimdeki bir sızı. Yağmur yalnızlık. Sen benim yalnızlığım. Şimdi içimde selden kaynaklı su baskınları... O yüzden belki de gözlerimdeki ışık kepenk vurmuş. Sorma artık bana neden mutsuzsun diye. Denklem kurdum kendime olgunlaşma sürecimde. Sen yoksun artık, koparıp attın kendini bile bile. Bir parçanı saklıyorum, bana ait olan, kalbimin en ücra köşesinde....


Irmak Taşcılar
 
[ALINTIDIR] 

Aşk Yalanmış...


Dinle sevgili!.. Bize anlatılanlar yalanmış, özlediklerimiz. Aşk yalanmış sevgili. Aşk yalnızca henüz Şafak sökerken masa üstünde bırakıp gittiğimiz kadehlerin üstünde kalan bir yüzü yalnızlığa dönük dudak izleriymiş yıkanınca silinip gideceği bilinen. Aşk bizim bildiğimiz gibi sonsuza kadar sürmezmiş.

Bunca yıkım bunca ölüm arasında aşkın hiç şansı olmazmış sevgili. Ferman yazanlar oturup her gece, acıya en çok yakışacak iki kalbi yazarmış bıkıp usanmadan, sonunu bile bile. Gün doğupta karanlık sofralara oturanlar karanlığa katmaya başlarmış sevginin en savunmasız halini. Herşey kahpeliğe esir olurmuş.

Dinle sevgili!.. Gerçek olan, olduğunu sandığımız herşey bir filmin karelerinde dökülürmüş kayboluş uçurumlarından yavaşça. Minicik ruhların gözyaşlarıyla ördüğümüz en kutsal mabedlerimiz talan edilirmiş biz yokken nefretle. Hiç farkına varamamışız. Umut dolu düşlerimiz içinde, karanlığa tutkun is tutmuş yüreklerden dayak yermiş içimizdeki suskun çocuklar meğerse hiç bilmeden. Kader denilen şey oyalanmak için elimize verilen birer yalan oyuncakmış. Biz kendimizi bile kandıramazmışız izinleri olmadan.

Herşey sahteymiş senin anlayacağın. Dost gülücükler, sevinçler, sıkı sıkıya tutulan eller... Şairler bunun için yazarmış ölümlerin acısını sevgili. İnsanlar kandırıldıklarını anlasınlar diye. Aşkın insana hiç yakışmayacağını bilsinler diye. Onlar bunun için ölürlermiş. Bir ağaç altında selamlamaları bundanmış sonsuzluğu. Aşk yalanmış sevgili.. Şairler bunun için katmazlarmış ölüme yalanı...


Barış Kılıç
 
[ALINTIDIR] 

Nalıncı Baba...

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler
söylemek ister sonra vazgecer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz
hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
- Hayır mı şer mi ögreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz......
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola.
Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği
yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner
Vefa'ya, Zeyrek'ten asağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır.
Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan
bir ceset gözlerine batar. Sorarlar;
- Kimdir bu? Ahali;
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar carşısı'nda
calışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa
harcar. Hem şışe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli
kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte
gören olmuş mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar
kalırlar mı ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz,
şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlasak gerek.
- iyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem.
Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.
Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel
yıkarlar ki, naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır
alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur
dudaklarında.
.....
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul
nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz
vaktine hayli vardır daha...
Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yanı?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik
cenazeyi.
Kim bilir belki hanımı vardir, belki yetimleri?..
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın basladığı noktaya koşar.
Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir
kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe
çöker, ellerini yumruk yapar. şakaklarına dayar... Ağlar mı?
Hayır.
Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip
çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir...
Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar...
Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avuçundakini
verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin
zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz
gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı
ilmihal. Hucceti islam okurdum...
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi.
Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün;
- Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü
belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...
- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama
ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim
kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
İşte NALINCI BABA o adsız şansız Allah dostlarından biridir.
Asıl adı Muhammed Mimi Efendi'dir. Bergama'lıdır.1592 yılında vefat
etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evine
defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahasi
bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapani'nda, Cibali Tütün
Fabrikası'nın arkasında, Harabzade Camii karşısındadır.

 

 

[ALINTIDIR] 

Kulağım Kaşınıyor...


Kulağımın içi kaşınıyor.
Felaket.
Önce azar azar başlıyor kaşıntı, geceleri.
Sonra artıyor.
Kaşımak da bir zor ki kulağın içini.
Bir türlü geçmiyor.
"Ne yapsam acaba?" diyorum.
Günler geçtikçe daha da artıyor.
Doktora gitmeye karar veriyorum. Arkadaşlarıma soruyorum
"Tanıdığınız iyi bir kulak burun boğazcı var mı?" diye. "N'oldu ki?" diye soruyor arkadaşlarım.
"Kaşınıyor kulağım" diyorum. "Uyuyamıyorum geceleri,kulak kaşınmasından!"
Bir doktorun adını söylüyor bir tanesi.

"Çok iyi doktordur" diyor. "Kimsenin çözemediğini çözer,
iyileştiremediğini iyileştirir."
Gidiyorum doktora.
Gözlüklü, şirin bir amca.
Elinde bir büyüteç, kulağıma bakıyor.
Şaşırıyorum önce. "İçinde kaşıntı var" diyorum. "Öyle büyüteçle ne anlayacaksınız ki?"
"Yok" diyor, "Ben çoktan anladım ne olduğunu da, şimdi daha iyi görmek İçin bakıyorum."
"Nedir?" diyorum doktora.
"Eski sözler kaçmış kulağınıza" diyor.
"Nasıl yani?" diyorum.
"Kimin sözleri?"
"Bakacağız" diyor.

Sonra bir alet çantasından kocaman, ucu ince, cımbıza benzer bir alet çıkarıyor.
"Yan durun. Kıpırdamayın" diyor bana. Biraz irkiliyorum.
"Eski sözler" diyorum, "Ha?" Cımbızın ucu kulağıma giriyor, canımı acıtmıyor nedense.
"Bir erkek sesi bu" diyor. Sanki bir uğultu duyuyorum.
Cımbızı çıkarıyor kulağımdan. "Yalan kaçmış kulağınıza!" diyor doktor.
Yalana bakıyorum.
Küçücük bir şey gibi gözüküyor.

"Vay be! Günlerdir kulağımı kaşındıran bu muymuş? Hangi yalan peki?" diyorum.
"Durun, bekleyin" diyor doktor. "Dikkatli olmamız lazım. Tekrar kulağınıza kaçabilir.
Önce şu deney tüpünün içine koyalım. Sonra serbest bırakırız."
Yalanı tüpün içine koyuyor.
Kapağını da kapıyor tüpün.
Serbest kalıyor yalan.
"Seni seviyorum" diye cılız bir ses geliyor tüpün içinden.

"Yalanmış ha?" diyorum.

Kulağım bile anlamış, kalbim hala anlamıyor...

 

İclal Aydın 

 

Yaşarayak Öğrenmek...


Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyonu müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da :
 
'Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.'
 
diye savuştur­muş. Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşilaşamayacağı Napolyon'a sormuş:

'Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?'

Napolyon birden öfkelenmis.
 
'Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?'
 
diye bağırmış. Hemen askerlerine, Adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşisına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık 'ateş' emri verilecek... Adamcağız içinden:

'Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin'
 
diye düşünürken,arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış.Karşisında Napolyon varmış. Tek cümleyle cevaplamış Napolyon:
 
'İşte böyle bir duygu!'

"Yaşayarak ögrenmek, bedeli en yüksek ögrenme biçimidir..."

Detaylarda Boğulmak...

Juan, motosikleti ile Meksika sınırına gelir.
Arkasındaki iki büyük çantayı gören sınır polisi şüphelenir ve içinde ne olduğunu sorar ...
Juan, "Yalnızca kum" diye yanıt verince polis, "Aç bakalım çantaları" der.

Juan çantaları açar, polis didik didik kontrol etmesine rağmen kumdan başka birşey bulamaz çantada !

Bununla yetinmeyen polis, gece yarısına kadar kumu her tür tahlilden geçirtir ancak saf kumdan başka birşey yoktur !
polis, çantalarını Juan'a geri verir ve sınırdan geçmesine izin verir.

Ertesi gün Juan Motosikletinin arkasında iki büyük çantayla tekrar sınırda belirir. Polis Juan'ı gene durdurur, didik didik arar, birşey bulamaz ve Juan'ı serbest bırakmak zorunda kalır.Bu olay, polis emekli olana dek yıllarca devam eder ! Bir gün emekli polis Meksika'da bir barda otururken Juan'ın içeri girdiğini görür ve derhal yakasına yapışır; "Senin yıllardır birşeyler kaçırdığından eminim. Çıldıracağım. Geceleri uyku uyuyamıyorum senin yüzünden. Lütfen anlat bana ne kaçırdığını. Aramızda kalacağından emin olabilirsin."

Juan gülümseyerek yanıtlar,

"Motorsiklet"

DETAYLA BOĞULURKEN ÖZÜ KAÇIRMAYALIM Gülümseyen

Zavallı Türkçemiz :( Ne Hale Getirdiler...

Yer: Spring Giz Plaza Konu: Yeni müşteri kafalama
"Bence step bay step gidelim. Marketing toplantısında tam olarak ne konuşuldu?"
"Valla Ferit bey bize orada çok kısa bir briif verildi. Pek anlamadık dogrusu."
"Briifin sabcekti neydi?"
"Yeni ordırlar. Size onlardan gelen imeyli forvırdlayayım mı?"
"Forvırdlama, print autunu getir. Fokus grup olusturuldu mu"
__________________________________________________________ __
Yer: Bogaziçi Üniversitesi Konu: Dönem sonu ödevi
"Hocam peypırların dedlaynı ne?"
"23'ü"
"Hocam hümanitiis dersinin de peypir dedlaynı ayni gün. Biraz postpone edemez miyiz?"
"İsterseniz tümüyle iptal edeyim."
"Yok o kadar da degil. Birkaç gün inaf bize. Overdooz bir durum oldu da."
"Oğlum senin adın neydi? Şu listede kendini bul ve üzerini kros yap hemen. Bir yıl daha oku da aklın başına gelsin."
___________________________________________________________
Yer: "Kilab" Crystall Konu: Kız araklama.
"Ortama smuut bir dalış yapalım."
"Yapalım yapalım... Ağbi barın orda iki çikın var.
"Drink ısmarlayalım belki öbürü de açılır."
"Sen ne içecen?"
"Yok ben air hengoverım. Bir dekaf kahve içecem."
"Olum okeyin var burada sen kahve takılıyorsun."
"Ekspiriyins olum... İki gece üst üste olmuyor."
"Enerji drink al o zaman. Seni push eder."