Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |
Mayıs 2007 tarihli yazilar (sayfa 1)Mayıs 2007 tarihli diger ogeler resimler, videolar

Detaylarda Boğulmak...

Juan, motosikleti ile Meksika sınırına gelir.
Arkasındaki iki büyük çantayı gören sınır polisi şüphelenir ve içinde ne olduğunu sorar ...
Juan, "Yalnızca kum" diye yanıt verince polis, "Aç bakalım çantaları" der.

Juan çantaları açar, polis didik didik kontrol etmesine rağmen kumdan başka birşey bulamaz çantada !

Bununla yetinmeyen polis, gece yarısına kadar kumu her tür tahlilden geçirtir ancak saf kumdan başka birşey yoktur !
polis, çantalarını Juan'a geri verir ve sınırdan geçmesine izin verir.

Ertesi gün Juan Motosikletinin arkasında iki büyük çantayla tekrar sınırda belirir. Polis Juan'ı gene durdurur, didik didik arar, birşey bulamaz ve Juan'ı serbest bırakmak zorunda kalır.Bu olay, polis emekli olana dek yıllarca devam eder ! Bir gün emekli polis Meksika'da bir barda otururken Juan'ın içeri girdiğini görür ve derhal yakasına yapışır; "Senin yıllardır birşeyler kaçırdığından eminim. Çıldıracağım. Geceleri uyku uyuyamıyorum senin yüzünden. Lütfen anlat bana ne kaçırdığını. Aramızda kalacağından emin olabilirsin."

Juan gülümseyerek yanıtlar,

"Motorsiklet"

DETAYLA BOĞULURKEN ÖZÜ KAÇIRMAYALIM Gülümseyen

Zavallı Türkçemiz :( Ne Hale Getirdiler...

Yer: Spring Giz Plaza Konu: Yeni müşteri kafalama
"Bence step bay step gidelim. Marketing toplantısında tam olarak ne konuşuldu?"
"Valla Ferit bey bize orada çok kısa bir briif verildi. Pek anlamadık dogrusu."
"Briifin sabcekti neydi?"
"Yeni ordırlar. Size onlardan gelen imeyli forvırdlayayım mı?"
"Forvırdlama, print autunu getir. Fokus grup olusturuldu mu"
__________________________________________________________ __
Yer: Bogaziçi Üniversitesi Konu: Dönem sonu ödevi
"Hocam peypırların dedlaynı ne?"
"23'ü"
"Hocam hümanitiis dersinin de peypir dedlaynı ayni gün. Biraz postpone edemez miyiz?"
"İsterseniz tümüyle iptal edeyim."
"Yok o kadar da degil. Birkaç gün inaf bize. Overdooz bir durum oldu da."
"Oğlum senin adın neydi? Şu listede kendini bul ve üzerini kros yap hemen. Bir yıl daha oku da aklın başına gelsin."
___________________________________________________________
Yer: "Kilab" Crystall Konu: Kız araklama.
"Ortama smuut bir dalış yapalım."
"Yapalım yapalım... Ağbi barın orda iki çikın var.
"Drink ısmarlayalım belki öbürü de açılır."
"Sen ne içecen?"
"Yok ben air hengoverım. Bir dekaf kahve içecem."
"Olum okeyin var burada sen kahve takılıyorsun."
"Ekspiriyins olum... İki gece üst üste olmuyor."
"Enerji drink al o zaman. Seni push eder."

......

Bu gün bişey yazmak gelmiyor içimden. Boşlukta kaybolmuş gibi hissediyorum kendimi. Sanki zaman durmuş da bir tek ben hareket ediyorum ve geçmiyor saniyeler bile. Daha az önce baktığım saatime tekrar tekrar bakıyorum ve bana 1 saat geçmiş gibi gelen zaman sadece 1 dakika ilerleyebilmiş ancak.

 

Neden böyle olur ki insan, var mıdır bunun bir sebebi. Ya da sebepsiz yere bir boşluğa düşer mi insanoğlu ? Bazen beklediği bir kişinin gelmeyişine sabırsızlanır böyle olur, bazen de zamanı geri döndürebilmek için kendi karalediğini oluşturmaya çalışır. Hangisini yaptığımı bilmiyorum ama ne beklediğim kişi geri gelecek ne de zaman geri dönecek...

 

 

 

(RKNKTYKY)

 

 


Asla Çok Geç Demeyin...

 

Çok geç diye bir zaman yoktur!.. Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra; "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi.. Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu.. Döndüm.. Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu..

"Ben Rose" dedi..
<
"Benim adım Rose, yakışıklı.. 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?.

"Güldüm.. "Tabii" dedim..

"Hadi sarıl bana.."
Öyle sımsıkı sarıldı ki "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı: "Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.."

Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık.. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestre boyunca Rose kampüsün gülü oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. iyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu..

Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu.. Sömestre sonunda, Futbol balosuna davet ettik, Rose'u.. Konuşma yapması için.. Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok.. Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi..

"Ne kadar beceriksizim, değil mi?.. Özür dilerim.. Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attırdım. Sonucu görüyorsunuz.. şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil.. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?.." Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı: "Yaşandığımız için, evlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.. Evlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır.. Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak.. Bir rüyanız olmalı mutlak.. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz.

Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok.. Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır.

Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın.. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü..

Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır.. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır.."

Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi..

Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.

Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.

"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu.. Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:



"Çok geç diye bir zaman yoktur"

Kusurlarımız...

Hindistan'da bir sucu, boynuna astigi uzun bir sopanin uçlarina taktigi iki büyük kovayla su tasirmis. Kovalardan biri çatlakmis. Saglam olan kova her seferinde irmaktan patronun evine ulasan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarisini eve ulastirabilirmis. Bu durum iki yil boyunca her gün böyle devam etmis. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmis. Saglam kova basarisindan gurur duyarken, zavalli çatlak kova görevinin sadece yarisini yerine getiriyor olmaktan dolayi utanç duyuyormus.

Iki yilin sonunda birgün çatlak kova irmagin kiyisinda sucuya seslenmis.
"Kendimden utaniyorum ve senden özür dilemek istiyorum."
"Neden?..." diye sormus sucu. "Niye utanç duyuyorsun?..." Kova cevap vermis.
"Çünkü iki yildir çatlagimdan su sizdigi için tasima görevimin sadece yarisini yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayi sen bu kadar çalismana ragmen, emeklerinin tam karsiligini alamiyorsun."
Sucu söyle demis.
"Patronun evine dönerken yolun kenarindaki çiçekleri farketmeni istiyorum."
Gerçekten de tepeyi tirmanirken çatlak kova patikanin bir yanindaki yabani çiçekleri isitan günesi görmüs. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarisini kaybettigi için kendini kötü hissetmis ve yine sucudan özür dilemis. Sucu kovaya sormus.
"Yolun sadece senin tarafinda çiçekler oldugunu ve diger kovanin tarafinda hiç çiçek olmadigini farkettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdir. Yolun senin tarafina çiçek tohumlari ektim ve hergün biz irmaktan dönerken sen onlari suladin. Iki yildir ben bu güzel çiçekleri toplayip onlarla patronumun sofrasini süsleyebildim. Sen böyle olmasaydin, o evinde bu güzellikleri yasayamayacakti."

Hepimizin kendimize özgü kusurlari vardir. Hepimiz aslinda çatlak kovalariz.
Tanri'nin büyük planinda hiçbir sey ziyan edilmez. Kusurlarinizdan korkmayin.
Onlari sahiplenin.. Kusurlarinizda gerçek gücünüzü buldugunuzu bilirseniz eger, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.

Güven...

İngiltere'de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır. Ingiliz devleti hâkimlerine o kadar güveniyor yani.

Birgün hâkimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyecekleri söyleyip hemen Içişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakanlığa filan telefon etmişler. Ancak aradıkları her
yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYIN!

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hâkimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış. Aradan birkaç gün geçmiş. Hâkim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığı'nı aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hâkime hareketinin sebebini sormuşlar.

Hâkim "Kraliçe nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım" cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hâkim azledilmiş. Adalet bakanlığı hâkime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış:

"Kraliçe hükümetinin saygın bir hâkimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez."

" Güven" çok ince bir çizgidir. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, "iki taraflı" olmasıdır.

Sevgiliye Mektup ... :)

         Ey benim demir gibi sert,civa gibi ağırbaşlı,azot gibi yakıcı,klor gibi çekici,sevgi konusunda soygaz kadar kararlı ve metaller gibi tel levha haline girebilen ve elektriği ileten organik sevgilim;çatal karam çingenem,nikel krozem.Herşeyim.Bu mektubu özlemin ve sevginle bir üst enerji seviyesine uyarıldığım gecede yazıyorum.Şuanda senden başka hiçbir şey düşünemeyen kararsız ara ürünüm ben.Yazdığım bu mektup,temel düzeye dönerken yaptığım ışımanın psikonorotik bir yansımadır.Anladın de mi?Sabit bir kütlesi ve eylemsizliği olan,hatta uzayda belli bir hacim kaplayan sevgilim;nasılsın?İyi misin?Hava nasıl oralarda üşüyor musun?Beni sorarsan normal sayılırım.Basıncı bir atmosfer civarında etraf bir laboratuar kadar kuru ve nemsiz zemin futbol oynamaya müsait.Seni özlüyorum.Seni,öğrencisini sözlüye kaldırmak için sabırsızlanan öğretmenin sabırsızlığıyla bekliyorum.Geçen ki mektubunda yakında geleceğini söylemişsin. O günleri iple çekiyorum.Aradan geçen süre Dt ve aramızdaki mesafeye Dl dersek,geleceğin zaman;Dt/Dl= ½{h.Ö . dW¼} bulacağımı söylediler,şu an bunu çözmekle meşgulum.Hala çözemedim.Kırmızı turnusolu maviye çeviren bazik sevgilim!Derslerin nasıl?Benimkiler çok iyi.Fakat maddi durum dersler kadar iyi değil.Cebimdeki paranın limiti sıfıra yaklaşıyor.Züğürtlükten doğru dürüst bir şey yiyemiyorum.Şöyle derişik derişik asite hasret kaldım. Anlayacağın ne yapacağımı şaşırdım.Yukarı tükürsem sakal,aşağı tükürsem bıyık,yere tükürsem ayıp.The inside of the canım!Seni her geçen gün artan ivmeyle seviyorum.Sevgimin sayısal büyüklüğü karşısında avogadro sayısının büyüklüğü halt etmiş.En büyük arzum sevgimizin limitinin sonsuza gitmesi.Ey güldüğü zaman masum öğrencilere,kızdığı zaman hocaya,sakinleştiği zaman futbol topuna,şarkı söylerken çalar saate,ders çalışırken ineğe,bağırdığı zaman Hitler'e,canı sıkılınca bitlere,uyuduğu zaman Kleopatra'ya,uyandığı zaman kediye,çok yediğinde Demirel'e,az yediğinde İnönü'ye,konuşurken Çiller'e,maç yaparken Möller'e,koştuğu zaman ata,yüzdüğü zaman yata,deneylerde asetata ve cümlelerde bir ismin önüne geldiğinde sıfata benzeyen benim çok fonksiyonlu sevgilim.Ey eğik başlı,tükenmez kalem kaşlı,tek gözlü,çift bant ekolayzırlı,anten kulaklı,elma yanaklı,armut burunlu,altın dişli,önden çekişli, geniş iç hacimli,beş vitesli,saçları boya,gözleri kara.Şunu unutmamalısın ki!Ben seni hep sevdim ve seveceğimde.Sevgi konusunda sana
karşı hep ekzotermiğim.İkimiz bir tuzun bazıyla asidiyiz.Hoşçakal.Bu arada herkese selamlar.Büyüklerin protonlarından,küçüklerin nötronlarından öperim.Seni Seviyorum...

 

 

[Alıntıdır]

Not : Gerçekten şahsım adına yazan arkadaşı yürekten kutluyorum. Süper olmuş :D

Var Mı?...

 

Var mı etrafta şöyle güzel bir Türkiye kızı, huyu huyuma, suyu suyuma denk gelecek, sobanın üstünde ayva pişirecek, her gün demlediği çayın aslında turist çayı olduğunu hiç farketmeyecek, bi parça ekmeğin arasına sıkıştırdığı beyaz peyniri zeytin yağına banarak yiyecek, çubuk makarnayı kırmayacak, e-maille gelen ekteki dosyaları ne şartla olursa olsun açmayacak, hep küçük burjuvalığından utanacak ama onsuz da yapamayacak,ofsaytın ne olduğunu bi anlatışımda anlayacak, bayık filmler sevecek, Müslüm Baba dan Pink Floyd'a saniyenin üçte birinde geçebilecek, balkonda maydonoz yetiştirip kendini dahi ilan edebilecek ve gözlerinde anlamsız bir parıltıyla yıllar sonra bile bana
sarılınca kendini güvende hissedebilecek...

 

(ALINTIDIR)

 

Not : Arayış içinde değilim :) Sadece hoşuma gittiği için paylaştım. :p

Sevgilerimle

Biliyorum...

Sesin hep uzakları çağırıyordu, ben üstüme alındım, sana geldim... Biliyorum konuşacak bir şeyimiz kalmadı, paylaşacak hiç bir şeyimiz yok.Yine de yüreğimden gücümün yettiği yere kadar sana sesleniyorum,seninle konuşuyorum...

 

Bugün sana olan kırgınlığımı rafa kaldırdım,sevgimi aldım avuçlarımın arasına, ona sığınıyorum... Cümlelerimi kısalttım,kelimelerim buruk, gülüşlerim istenmeyen dudaklarımda...

Bir ihtimal gelişine sığındığımı fark ettiysem de, engel olamadım gurursuz ama umutlu hasretine... Bugün gönlümü hoş tutmak istiyorum,imkansız olan her rüyaya inanasım geliyor... Bir çocuk gibi isteklerimi bastıramıyorum... Çalmayan telefonuma elim gidiyor,sana halen bende olduğunu ısrarla yazmaya çalışıyorum... Bende olan seni,hiç kırmadım, değiştirmedim ve hep korudum desem de, sendeki benin nasıl olduğunu, gülüp gülmediğini anlamsız bir sıkıntıyla merak ediyorum...

İçimdeki güzelliğine inanıp inanmamanı artık umursamıyorum!
Üşüyorum, bu üşüme yalnızlığımdan geliyor ve sarıyor her tarafımı... Tutunabileceğim hiçbir güzellik yok, hatırlamaktan usanmayacağım anılarım dışında... Isınabilmek için onlara sarılıyorum... Anlamsız ve cevapsız sorular hıhzırca sırıtıyor, ben görmemeye çalışıyorum... Düşler uzak gibi görünüyordu ama yakındı...
Belki de görmeyi istemek gerekiyordu... Gözlerini aç desem kapatacaksın ama kapatma gözlerini! Kendime bir demet papatya aldım ama bakmadım falıma... Gözlerimi gelişlere verdim, gözlerimdeki hüzün bile seni özlemiş itiraf etti sonunda... Düşüncelerim gururlu, hayallerim ve sevdam değil...
Gelseydin, kendimi unutup sana koşacaktım, susturacaktım içimdeki isyanı,kavgaların ortasında bir güneş gibi doğup ısıtacaktım yüreğini,sevinçten ağlayacaktım bu defa, mutluyken hemen sarhoş olmuşum gibi,dokunacaktım, sarılacaktım. Ama gelmedin, gelemezdin belki de gelmeye de hiç niyetin yoktu aslında... Kendimi kandırdığımı anladığımda ağlıyordum...

Eskiden kimi şarkıların ne kadar anlamlı olduğunu düşünürken, şimdi ayrılığın ardından çalınan her şarkı umutsuzluğumu ve sevgimi anlatıyormuş gibi geliyor... Sevdiğim ne çok şarkı varmış, bunu senin gidişin gösterdi bana...Her şarkıda sen varsın, her yerde, her gördüğüm insanda, denizde,gecede, uykumda... Nasıl beceriyorsun her yerde olabilmeyi...Bu bir marifetse eğer, neden benim yanımda degilsin ki? Göz yaşlarım asilliğini yitiriyor ve yenik düşüyorum sevdana...
Gittin! Belki de hiç gelmemiştin, ben geldiğini sandım... Ayak uyduramadım yorgunluğuna... düşlerindeki öpüşü konduramadım...
Kimi zaman bir çocuk oldum gülüşlerinde şımaran, kimi zaman bir kadın;dokunuşlarında kendini bulan... Ama! En çok da imkânsızın oldum...
Her gelişimde bir kez daha gönderdiğin oldum... İnanamadığın, Yenemediğin,üzerinden atlayamadığın korkuların oldum... Ağladığın, bağırdığın yada sustuğun isyanın oldum, sessizce boşalan göz yaşların, birikmişliğin oldum...Yüreğindeki kadın ben olmak isterken yüreğine sığınan ve tozlanacak olan bir anı oldum... Hakketmediklerin, artık yeter dediklerin ve her şeyin olmak isterken belki de hiçbir şeyin oldum... Söylesene ben gerçekten senin neyin oldum Bilseydim, bana ait olmayan bir seslenişi sahiplenir miydim? Şimdi bir mevsimlik aşk kaldı avuçlarımda sadece bir mevsim yaşanan ama bir ömür gibi gelen aşk... Kalbime henüz söyleyemedim gittiğini,öğrenirse onun da acı çekmesinden korkuyorum... Seni halen benimle biliyor ve seviyor ama ben kalbime ilk defa yalan söylüyorum...Gittin! Sevdamın yokluğuna alışabilirim belki ama sesinin uzak yolların sonunda olması acıtıyor içimi... Suskunluğun en büyük silahındı, suskunluğunla vurdun beni asıl acı olan, canımı acıtan unutulmak...
Söylesene unutulmak kime yakışıyor?
Unutan sen olsan da sana bile yakışmıyor ...

Merak etme, üstüne giydirmedim bu duyguyu, unutulmayan olmak
sende daha güzel duruyor... Görüyorsun işte, aşk'a ve sana ihanet etmiyorum benim kırgınlığım aşk'a... Sen üstüne alındın...

Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir...


Bir geldin. Hasretini bıraktın zindanıma. Karanlık karanlığa düştü. Gece gecenin üstüne indi.
Parmaklıklar dağıldı; yüzün esir aldı beni. Taşlar toz oldu; özlemin taş kesildi. Gözlerine zincirlediler gözlerimi. Gidişin hüzünlü bir sonbahardı, unutmadım.

Yıldırımlar düşürdün bakışından göğsüme… Saçlarım beyaz alev aldı. Yandım. Taş üstünde taş oldum. Suskunluğum utançtan duvarlar ördü. Sağnak sağnak yağmur oldum, yağdım küskünlüğümün çölüne. Çığ olup kendi yalnızlığıma katlandım. Uzaklığını yorgan yaptım çıplak ruhuma. Sözün güneşin yüzünü güldürürdü, unutmadım.

Sessizliğin yeniden yeniye yanmış bir kül gibi. Rüzgâr aldı nefesimi. Buzdan sütunlara çarpıldı sesim. İçimin içinde bir gurbet oldun. Sen gittin gideli, dağlar yollardan saklanır oldu. Öyle derinleşti ki vadiler; gölgeler içine girmeye nazlandı. Bütün çöllerin tozlarını yutmuş gibi dudaklarım, ah etmekten bile usandı. Susuşun ibret dolu bir kitaptı, unutmadım.

İçimde hep su sesi arıyorum. Denizler kurumuş… Lâl dudaklar susmuş.. Kıyılardan çekilmiş hayat; kemikler un ufak olmuş. Çöllerinden geçiyorum sensizliğin. Sessizliğin çığlığını büyütüyorum yüreğimde. Gelişin bir taze bahardı, unutmadım. Kalbine girdiğim yollara pusular kurulmuş. İnsan insana kavuşmuyor artık. Anka kuşları dirilmiyor yeniden. Küller bile yanmış yakılmış; ateş yeniden kendine gebe kalmıyor artık. Hıçkırıklar yalanın harmanına karışmış; gelmiyor gelemiyor yittiği yerden. Bakışın canlara can katardı, unutmadım.

Bütün bağlardan kurtuldum. Geceleri gecelerin koynuna sürdüm. Bütün ışıkları gözlerinin karasına çaldım. Yanağının kıyısına geldim. Ellerinin ateşinden serinlik umdum. Gözlerim seni gördüğü için güzel. Işık senin yüzüne vurduğu için aydınlık. Yağmur senin göğsüne dokunduğu için serin. Rüzgâr senin tenine vurduğu için nefeslenir. Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin kapısına dayanır. Duruşun dağların başını dik tutardı, unutmadım.

Günahlarımı biliyorum, utanıyorum. İsyanlarım çok oldu; yüzüme bakamıyorum. O kadar unuttum ki, unuttuğumu hatırlamıyorum. Bana nasıl bakacağını merak ediyorum. Ürperiyorum. Ürperiyorum. Ya tanımazsan beni… “O beni sevmedi!” dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi? Hayır, hayır, böyle olmayacak, emin olmak istiyorum. Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım. Senin bakışında sonsuz bir hülyânın eteğine varacağım. Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.

Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül. Sen gittin, çiçekler ezildi dünyada. Sen gittin, rüyaları boğuldu bebelerin. Sen gittin, sesi duyulmaz oldu derelerin. Sen gittin, yüreklerden kan çekildi. Sen gittin, can tenden usandı. Sen gittin, dağ dağa küstü. Sen gittin, alev üşüdü. Sen gittin, aşk kalplerden çekildi. Kıyılara vurdu aşıkların cesedi. Vuslatın cennet çiçeği bana. Baharlardan hep seni sordum.

Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar. Martılar senin yürüdüğün göklerde geziniyor. Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını. Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel. Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı. Bir kelâm söyle n’olur! Her hecenin arefesinde seni duymak istiyorum. Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, nereye baksam sana dokunuyorum.

Sev beni cananın olayım. İçimden aksın bütün ırmaklar. Senin kıyılarını kucaklayan kocaman bir derya olayım. Rüzgârlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün. Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım. Senin hasretinle yanar her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

Çöldeyim, susuzum. Dudağın bana Leylâ. Kuyularda Yusuf’um. Sözlerin bana Züleyhâ. Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana deryâ. Sancılar içinde Meryem’im. Bakışın bana İsâ. Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifâ. Ölüler içinde bir ölüyüm. Ellerin bana musallâ.