Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |
Nisan 2007 tarihli yazilar (sayfa 1)Nisan 2007 tarihli diger ogeler resimler, videolar

Açgözlülük Hakkında...

Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir agaca veya yerdeki bir kaziga baglanir. Hindistancevizinin altina ince bir yarik acilir ve oradan icine tatli bir yiyecek konur. Bu yarik sadece maymunun elini acikken sokacagi kadar buyukluktedir, yumruk yaptiginda elini disari cikaramaz. Maymun, tatlinin kokusunu alir, yiyecegi yakalamak icin elini iceri sokar ve yiyecegi kavrar, ama yiyecek elindeyken elini disari cikarmasi olanaksizdir.

 

Sikica yumruk yapilmis el, bu yariktan disari cikmaz. Avcilar geldiginde, maymun cilgina doner ama kacamaz. Aslinda bu maymunu, tutsak eden hicbirsey yoktur. Onu sadece onun kendi bagimliliginin gucu tutsak etmistir. Yapmasi gereke tek sey elini acip yiyecegi birakmaktir. Ama zihninde acgozlulugu o kadar gucludur ki bu tuzaktan kurtulan maymun cok nadir gorulur. 

 

Bizi tuzaga dusuren ve orada kalmamiza neden olan sey, arzularimiz ve zihnimizde onlara bagimli olusumuzdur. Tum yapmamiz gereken, elimizi acip benligimizi ve bagimli oldugumuz seyleri serbest birakmak ve dolayisiyla ozgur olmaktir.

 

Joseph Goldstein

Nergis...

“Neyi arıyorsan sen O'sun" der Mevlana...
Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık...
Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sü­rükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.

Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslın­da, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...
Her aşkta kendimizi ararız; o yüzden bulduklarımız, benzerlerimizdir.
Resimlerini yanyana koyun sevdiklerini­zin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...

Aşk denilen kaleydoskobun buzlucamına gözünüzü dayadığınızda, binbir camın rengarenk ışıklar saçarak döndüğünü ve her seferinde bambaşka şekiller ördüğü­nü görürsünüz. Her camda, farklı bir ren­giniz vardır; her şekilde sizden bir parça...

Aşklarınız hülasanızdır.
Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın, farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam par­çalar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz...

Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizde­ki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki si­zin ilhamınız, tenindeki sizin ısınız...
Yoksa hâlâ bir sevdiceğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır...

* * *

Aşk, narsizmdir.
Kendimiziz her aşkta arayıp durduğu­muz, peşinde olduğumuz...
Bir omza sığınmanın şefkatinde de, bir göğsü dişlemenin şehvetinde de kendimize açılan kapılar var.
Sevda, çevrildikçe içimizin farklı ışıkları­nı yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.

* * *

Narcissus'u bilirsiniz:
Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya doyamazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ır­mak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü... uzanıp, iyice bak­mak istemiş. Tam gördüğünde kendini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya...
Yeryüzünün en güzel insanının öldüğü­nü duyan Tanrı, unutulmaması için O'nu her bahar açan güzel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş.
Narcissus, nergis olmuş.

* * *

Kıssadan hisse, benden size tavsiye, ta­ze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, ro­tasını oraya çevirip içindeki eski baharla­ra koşan bir gezgin gibi "Bahar getirdim sana" deyin, baharın elinizde olduğunu unutmadan...
Gözlerinizdeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin!
Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...

Can Dündar

Bahar...Gelme Üstüme !!!

Bahar, yalvarırım çek git işine!..
Salma üstüme çiçeklerini,
...aklımı çelme!..
Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...
Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...
Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...
Yapma bunu bana bahar,
Böyle üstüme gelme...!

Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...
Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
Kalbimin buzları erimiş.
Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
Bir de sen çıldırtma beni...
Krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
Bulutların üşüşmesin başıma...
Girme kanıma benim...
...yoldan çıkarma...!

Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
Sevdanın suç ortağısın.
Kıyma bana...!
Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...
O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...
Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin
uçuştuğu günbatımları...
Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...
Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye...
Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.

İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...
İş açma başıma...
Git işine!
Yoldan çıkarma beni!...

Can Dündar

Yürümek Cesaretti...Durmayı Seçti Çoğu...

Biliyorum, ağaçların yaprakları arasından sızan loş bir ışıkla ardımdaki karanlıkta süzülüyorum... Her yaprağın hışırtısı, başka anlamlar veriyor yollara. Soğuk ve ıslak molalarımda, imlalara takılmadan, ilk defa kollarımı hayata hiç olmadığı kadar açıyorum.. İnadına yaşıyorum artık, inadına dipdiri belalar buluyorum yaşamaya.. Kirli, beyaz bir sisin içinde, hep orada, hep aynı yere ışıyan yıldızlar arıyorum gecelerime. Yarım kalsın istemiyorum hikayem, hayatımda eksilen ne varsa tamamlayıp, giderken dolansın istemiyorum yaralarım ayağıma...

Parmaklarımda canımı yakan kelimelerin tuhaf acısı, saçlarımı avuçlarımın arasına alıp, sıkıyorum başımı.. Damla damla akıp da kaybolsam diyorum, sessizce, yazmadan, okumadan, duasız, sus payım bile olmadan, damla damla, usulca.
Korkmadan basıyorum toprağa, dağlara doğru kaldırıyorum başımı, uzak, derin, dipsiz bir boşluk yok artık gördüğüm yerde, üşümüş parmaklarımı göğsüme gizleyerek, yüreğim düşecekmiş gibi bakıyorum gökyüzüne, yaramı öpüyor rüzgar, sarmalıyor, kucaklıyor, kestirmeden giriyor hep içime. Kıyısında dursam da yaşamın, olsun, kıyısından da olsa tutunuyorum işte, gittiği yere kadar...

Şiddetli kasırgalardan yol boyu halı..
Yürümek Cesaretti,
Durmayı seçti çoğu..

Varsın kasırga olsun ismi..
Tekrar tekrar ölebilirim....
Biliyorum, ağaçların yaprakları arasından sızan loş bir ışıkla ardımdaki karanlıkta süzülüyorum... Her yaprağın hışırtısı, başka anlamlar veriyor yollara. Soğuk ve ıslak molalarımda, imlalara takılmadan, ilk defa kollarımı hayata hiç olmadığı kadar açıyorum.. İnadına yaşıyorum artık, inadına dipdiri belalar buluyorum yaşamaya.. Kirli, beyaz bir sisin içinde, hep orada, hep aynı yere ışıyan yıldızlar arıyorum gecelerime. Yarım kalsın istemiyorum hikayem, hayatımda eksilen ne varsa tamamlayıp, giderken dolansın istemiyorum yaralarım ayağıma...

Parmaklarımda canımı yakan kelimelerin tuhaf acısı, saçlarımı avuçlarımın arasına alıp, sıkıyorum başımı.. Damla damla akıp da kaybolsam diyorum, sessizce, yazmadan, okumadan, duasız, sus payım bile olmadan, damla damla, usulca.
Korkmadan basıyorum toprağa, dağlara doğru kaldırıyorum başımı, uzak, derin, dipsiz bir boşluk yok artık gördüğüm yerde, üşümüş parmaklarımı göğsüme gizleyerek, yüreğim düşecekmiş gibi bakıyorum gökyüzüne, yaramı öpüyor rüzgar, sarmalıyor, kucaklıyor, kestirmeden giriyor hep içime. Kıyısında dursam da yaşamın, olsun, kıyısından da olsa tutunuyorum işte, gittiği yere kadar...

Şiddetli kasırgalardan yol boyu halı..
Yürümek Cesaretti,
Durmayı seçti çoğu..

Varsın kasırga olsun ismi..
Tekrar tekrar ölebilirim....

Gittin...

. . .Gittin. . Bekledim. . . Sana erteledim tüm yaşanmamışlıkları. Sensizken kanımın damarlarımda dolaşmasını çok gördüm bedenime. . Ağladım. . . Umutlandım dönersin diye. . Yokluğunda yaptığım en iyi işti harap olmak. . .

Gün olur gelirsin, maziye yenik gönlünü dokunulmamış sevdamla avutmak için. . Ben ben olmam o vakit. . .

Gittin. . . Gecelerce uykusuz kaldım gözlerine... Adından gayrısını haram belleyip bekledim.. Avuç açıp yaradana takatsiz kalana dek diledim seni... Nefesim nefesine aç saatlerce düşündüm ettiğimiz yeminleri... Gök yarıldı, şimşekler çaktı üstüme... Nefessiz, ışıksız kaldım yokluğunda...
İçimde yorgun bir kırlangıç çırpınıyor... Kanadı kırık, ağlıyor sevdamıza... Ağaçlar çiçeğe durdu bende mevsim hala güz... Yalnızlığımın tiz bağırtısı aramızdaki uçurumu hatırlatıyor her dakika... Kimsenin bilmediği, gayri meskun yerlerde kalbimi hüzüne sattım. . .

Gittin. . . Duvarlar sarsıldı derinden, yer yerinden oynadı... Efkarımı taşımaz bedenim... Kovalıyorum geceyi güne yetişmiyor bir türlü... Mutluluk ıskaladı geçti yine beni... Senin ömrümdeki rolün sona erdi. . .

Gittin. . . Yitmedin, bitmedi sevdam... Zamanla boğuşuyor günlerim... Ahlarım bırakmaz yakanı, bu dünya sana kalmaz... Sensizliğin keskin tadı damağımda... Bembeyaz bir kuğu gibi yeni gelin edasıyla süzülüyor içimde yalnızlığım... Ömrümün savaşını veriyorum kendime karşı. . .

Gittin. . . Dinmedi gözyaşım... Sen yoksan gökyüzü yok... Ekmeğin tadı yavan sensiz... İstemem doğmasın güneş... Toprağın suya muhtaçlığı misali muhtacım ellerine... Aşkça ötüyor içimdeki kırlangıç; dön diyor geç olmadan. . .

Zakkumlar sırt çevirmiş dağlara, başaklar hasata küs... Sensiz dönmüyor çark... Beynim gönlümün kölesi... Yarınım belirsiz... Hayallerim olasılıklarla ölçülü... Keder yağıyor saçlarıma gözlerimin altında matem çizgileri...

Terk edeni bekliyor yalnızlığım. . .


Deniz Yavuz

Aşkım Benim, Hem Kalemim, Hem Silgim...



Bazen kaçarız... Mecburiyetlerimizden; diş bilemelerimizden, iç geçirmelerimizden, çevremizi saran duvarlardan, sahte masumiyetlerimizden, hiç sorulmadan yüklendiğimiz sorumluluklarımızdan kaçarız.
Bir başkasına; seçtiğimiz, ayırdığımız, sevdiğimiz bir başkasına kaçarız.
Kimi zaman yalnızlığın kulaklarımızı sağır eden uğultusundan kaçarız.
Çoğu zaman bizi boğan sıkıntılarımızdan, bunaltımızdan, bitmek bilmeyen iç bulantımızdan...
Hayatımızı eline teslim ettiğimiz yalanlardan...
Kuyruğu dik tutma zorunluluğundan...
Kalp kırıklıklarımızdan...
Her şeyin otomatiğe bağlandığı duygusu uyandıran şu modern yaşamdan...
Ve daha ne çok şeyden, kaçarız.
Sevdiğimiz, ayırdığımız, bizi sevdiğine inandığımız birine kaçarız.
Onu sevgilimiz yaparız.
Biz kaçak, ilişkimiz sığınaktır artık.

Tamam, itiraf edelim ki, sevmek çoğu zaman katlanmaktır.
Birbirimize katlanmanın en şık yolu, en güzel adıdır.
Fakat bazen de kaçmak, ardına bakmadan koşmak, koşmak, koşmaktır sevmek...

Bazen birini severiz; birdenbire lavaboya koşup kapıyı kapatıp yüzümüzü yıkar; aynaya bakıp saçımızı başımızı toplar, iki dakika soluklanıp öyle dışarı
çıkar gibi...
Bazen de kapıyı vurduğumuz gibi sokağa fırlar gibi severiz...
Kimi zaman uzaktadır sevgili, hatta hep uzaktadır; sabaha karşı ruhumuz bedenden firar eder de yanına uçar.
Çoğu zaman yanımızdadır sevgili; işten güçten, eşten dosttan her bunalışımızda onun kucağına, sarılışına, gözbebeklerindeki ışıltıya kaçarız.
Sevmeyi eşsiz yapan şey budur biraz da...
İçinde kalbi küt küt atan bir kaçak saklaması!

Hele aşk!..
O kaçar ve kaçtığı ne varsa tarihten silmek ister.
Hep sormuşumdur kendime; Aşkı harekete geçiren nedir? Yoksa insanın geçmişini silme isteği midir bizi aşka yönelten?
Şöyle bir bakın; en tutkulu serüvenlerin kahramanlarına; karasevda kurbanlarına, aşktan yanıp tutuşanlara, bir bakın.
Çoğu taşınması ağır bir kişisel tarih yükünü sırtlanmış insanlardır. Aşk imdatlarına yetişir ve o yükü bir kenara fırlatır atar...
Birisi, özel birisi "şşşşt, sus!" der onlara; "ben seni istiyorum, geçmişini değil!"
İşte o an aydınlanır ortalık, geçmiş kararır.
Aranan kan bulunmuştur artık! Yaşamak hastalığı yerini aşka terkediverir.
"Aşk yeniden doğmaktır" diyenlerin kastettikleri biraz da budur.

İşte o yüzden aşka sadece hayatı temize çeken bir kalem gibi bakmak yanlış olur.
Aşk, aynı zamanda silgidir.
Geçmişi silen, silebilen bir silgi...
Bu yüzden önünde diz çökeriz onun, bu yüzden nerede görsek alnından öperiz.
Çünkü bir tek aşkın yaratabileceği sarhoşluk; bir tek aşkın yol açabileceği kadar devrimci bir kaçış bunu becerebilir.
Bir tek aşk, bizi kişisel tarih yükümüzün ağırlığından kurtarır ya da öyle sandırır.
Ama biliyoruz ki, silgilerin de bir ömrü var.


Ne demişti Ece Ayhan?
"Silgiler silerken silinirler de..."

Haşmet BABAOĞLU

Hayat Hep Kaçar, Kovalamak Çare Mi? ...

Kimi tanıdıklarım var; sürekli "bir şeyleri kaçıracak olmak"tan korkarak yaşarlar. Ne yapsalar içlerindeki o duyguyu yenemezler.
Hep endişeli bir telaş içindedirler.
Hep son trene yetişmeye çalışır gibidirler.
Yanlış anlamayın; hızlı yaşayanlardan söz etmiyorum; bulduğu her istiridyeden inci çıkacakmış gibi yaşayan ama çekmecedeki incisini unutanlardan söz ediyorum.
Hani tatil üstüne tatil yaparlar, gezerler, tozarlar ama yine de tatil dönüşlerinin o tatlı yorgunluğunu yaşayamazlar. Çünkü hemen meşum bir huzursuzluk sarıp sarmalar ruhlarını. "Gidilecek ne çok yer var ama imkan yok" diye ağlaşırlar.
Paralarını biriktirir; ekleştirir ve durmadan bir şeyler satın alırlar. Peki rahata ererler mi? Ne gezer! Çünkü her seferinde fark ederler ki, daha alınabilecek ne çok şey var, yetişmek imkansız!
Severler, sevilirler; hatta o koşuşturmaca içinde aşık bile olurlar. Çünkü sıra aşka gelmiştir ve aşk da kaçırılmaması gerekenler listesindedir! Yine de durmazlar, durulmazlar. Karanlık bir ses gece gündüz fısıldamaya
başlar bu kez: "Özgürlüğün elinden kaçıyor; tut, yakala onu!"
Ah şu modern hayat! O da az kışkırtmaz bu telaşı!
30 yaşına gelmeden önce görülecek on yer!
50'ine gelip de geriye baktığında yapmış olmaktan mutluluk duyacağın 20 şey!
Daha neler, neler!
Eş dost karşılıklı nispet yapmalar, hasetler, özenmeler, sidik yarıştırmalar cabasıdır...
Sonra gelsin iç buruklukları ve birbirinden uyuz ama dibine kadar samimi korkuların yarattığı bitkinlikler...

Oysa...
Şimdi şuracıkta ne yapsak, orada yapılmamış şeyler kalır.
Ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım sahip olduklanmızı, başka şeyler eksik kalır, hiç tamamlanmaz.
Bir şeyi tutabilmek bir başkasının ellerimizin arasından kayıp gitmesiyle mümkündür.
Kimi sevsek, başka ihtimallerin boynu bükük kalır.
Ve bir başka yere gitmek her zaman burayı ihmal etmektir.
Yani, kabul etmesi zor tabii ama hayat hep kaçar...
Hep bizden önde koşar, hep
bizden daha hızlıdır.
Arkasından koşmak fayda etmez.
Mehmet Eroğlu'nun yeni romanı Düş Kırgınları'nın kahramanı aşkın acılarını anlatırken "sorun aşık olup olmamak değil, aşktan elde ettiğinle ne yapacağını bilememek" diyor ya hani...
Hayat da öyledir.
Onunla ne yapacağını bilmiyorsan, istediğin kadar koş, koşuştur arkasından!

Varsın gençler ve zenginler
şimdi söyleyeceğime inanmasın!
Şu yaşa geldim ve artık daha açık seçik biçimde biliyorum ki, yaşanabilecek birçok şeyi yaşamamış olmak çok önemli bir dert değil. Hangisini yaşasan, yaşamadığın çok şey kalacak nasılsa!
Ama yaşadıklarımıza ve yaşadıklarımızla ne yaptığımız önemli...
Ya yaşadıklarımızda çuvalladıysak?
Bodrum'da, Venedik'te, Barselona'da, İstanbul'da, nerede olursa olsun güzel kahvaltı masalarına yıkanmış bir yüzle ama bulanık ve kirli bir ruhla oturmuşsak...
Nice yatağı şehvetimizin ateşiyle
yakıp kül etmiş olmamıza karşın sevgilimizi bir kez bile doyasıya öpememişsek...
Bu kaybı telafi etmek kolay mı?
Arzularımızın, özlemlerimizin, yaşamak isteyip de henüz yaşamadıklarımızın bizi içten içe kemiren cazip davetlerini inkar etmek sahtekarlık olur.
Ama ya yaşadıklarımızı ucundan tutuyor, hep eksik bırakıyorsak?
Ya her elde edişimiz duyumsuzluğumuzu kışkırtıyorsa?..
Ya başımıza talih kuşu gibi konuvermiş aşkları bile kısa sürede berbat bir kimlik-kişilik kavgasına çeviriyorsak?
İşte asıl o zaman yanmışız demektir.


Biliyorum, bu laflar iri ve iddialı laflar.
Ama gerçek şu ki, karşısına çıkan her kariyer merdivenine tırmanmak isteyip de düşüp yara bere içinde kalan; her zevkin peşinde tatminsiz köle olup çıkan, belirsiz geleceğin çekiciliğine kapılıp şimdi yaşadıklarını ıskalayanları gördükçe böyle laflar etmekten kendimi alamıyorum.

Haşmet Babaoğlu

57. Alay

Resimdeki sancak, Çanakkale Savaşı’nda son erine kadar şehit olan Kahraman 57nci Alay’ın Sancağıdır. Hâlen Melbourne-Avusturalya müzesinde sergilenmekte olan sancağın tanıtım plâketinde şöyle yazmaktadır:

“Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir, ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu’nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı Sancağını selâmlamadan geçmeyin”

57. ALAY

Çanakkale’yi denizden geçemeyen İtilaf Devletleri’nin 25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası’na ve Kumkale’ye asker çıkarmalarıyla Çanakkale kara savaşları başlamıştı. 25-26 Nisan 1915 tarihlerinde Arıburnu’nda karaya çıkıp Conkbayırı’nda ilerleyen çıkarma kuvvetleri, 19. Tümen K.Kur.Yb. Mustafa Kemal’in 25 Nisan günü verdiği;

''Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir...''

Emir uygulananıp düşmanlar, Türk birliklerince durduruldu. Bu birliklerden biri Yb.Hüseyin Avni Bey’in komutasındaki 57. Alay’dı. 57. Alay’ın başta komutanları olmak üzere 628 kişilik mevcudunun tamamı 25-28 Nisan 1915 tarihleri arasında şehit düşmüştür.

57. Alay adına yaptırılan şehitlik, Gelibolu Yarımadası’nda Kanlısırt’tadır.
57sancakts1

Senin Dünyan Hangisi...

Rüzgara karşı alıp yelkenleri, açılma vaktin gelmiştir denize. Bilirsin ki ne fırtınalar, ne deli dalgalar beklemektedir seni. Korkarsın, terk edemezsin limanı, bir köşesine sığınırsın. Kabullenmesen de artık aşk bitmiştir,
İşte son budur...

İçin hep hüzün doludur, bir türlü kabullenemezsin bittiğini. Gözlerinin içine bakıp seni seviyorum demesini beklersin. O sözler hiç çıkmayacak o dudaklardan bilirsin. Yinede umudun yeşildir,
İşte hayal budur...

Gururlusundur, istenmediğin yerde durmazsın. An olur ki ne olur bitmesin dersin. Bu sözlerin dudaklarından nasıl çıktığına kendin bile inanamazsın. Oysa o yüzüne bakıp sadece gülümser,
İşte acı budur...

Ondaki sıcaklığı kimsede bulamayacağını düşünürsün. Kimse onun gibi gülemez, onun gibi konuşamaz dersin. Ve kimseyi onun kadar sevemeyeceğini bilirsin. Kahredip başını eğersin önüne.
İşte hüzün budur...

Nefes alamaz hale gelirsin, daralır için. Bir kaç saatlik derin bir uykuya hasretsindir. Bilirsin ki gözlerini kapasan da terk etmeyecektir hayali. Atarsın gecenin kollarına kendini,
İşte huzur budur...

Ondan gelecek tek bir haberi umutsuzca beklersin Bir de beklemek ölüm gibi gelir insana böyle zamanlarda. Aslında ölüm fikride garip değildir artık sana. Geri dönerse diye ölemezsin bile,
İşte sabır budur...

Hayat devam ediyordur ama her şey yarımdır, hep bir yanın eksik. Yüreğin eskisi gibi atmayacaktır, başka aşklarsa seni kandırmayacaktır. O başkalarıyla, mutlu bir hayatı yaşıyor olsa da, yine de sevginden vazgeçemezsin.
İste aşk budur...

Yoksun...Gelmeyeceksin...

Artık...geldiğinde ben olmayacağım...
Ve büyük ihtimalle, gelmeyeceksin de zaten...
Tıpkı, aslında hiç gitmediğin gibi...

Ne ile kavgalı ya da barışık olduğumu bilemedim asla...
Bilemeyeceğim de..
Neyi sevdiğimi? Ne kadar sevdiğimi? Ne istediğimi?...

Ve bugün, fazla bir yol da almış sayılmazken aslında..
Çok..ama çok yorgun hissediyorum kendimi..
Mesafeleri boşverip yürüyeceği yerde,
Hızla koşmuş insanlar gibi nefes nefeseyim...

Beynim, düşüneceği milyarlarca şeyi düşünmüş, Kalbim, atacağı milyarlarca atışı yapmış sanki (gibi)..
Kendilerine tanınan zamandan çok önce...

Karşıdaki Yunan adasının ışıklarını seyrederek bira yudumladığım, Ayvalığın o deniz kokan, rüzgarlı gazinosunda, Gecenin içindeyim...
Karmakarışık bir hüzünle beraber ve her şeyin kendiliğinden düzeleceği duygusuyla...

Düzelecek olanın ne olduğunu ise hiç bilmeden...
Mutsuz olduğumu söylersem eğer, sıkıldığımı çok sıkıldığımı..
Duyanların güleceğini bile bile,
Mutsuzum demekten korka korka kendime....

Artık geldiğinde ben olmayacağım....
Beraber yaşadıklarımız ne kadardıysa o kadar kalacak...
Sana söylediklerimden bir sözcük bile fazlasını duymayacak kulakların...
Bana söylediklerini sadece hatırlayacağım, her geçen gün unutarak sesinin tonunu...
Beraber gittiğimiz yerler daha fazla olmayacak hiçbir zaman...
Ne birlikte kahvaltı yapacağız bundan böyle, Ne beraber yıldızları seyredeceğiz...

Ve uyanmayacağız hiç bir zaman ayni yatakta yan yana....

Artık...geldiğinde ben olmayacağım...
Ve büyük ihtimalle gelmeyeceksin de zaten...
Tıpkı aslında hiç gitmediğin gibi...

Yarın da böyle olacak bu.
Ve her zaman.......