Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

Gerçekler...

 

ODTÜ İşletme'nin deli ama çok bilge, hem en sevilen hem en nefret edilen profesörü Muhan Hocanın Strateji Yö netimi dersinin ilk saati öğretim üyelerinin bile katılımıyla geçer ki her senesi ayrı ilginçtir. Derslerinden birinden bir anekdot:


1

Muhan Soysal tepegöze bir Picasso resmi koyar. Herkes bakar bakar ama tarzı zaten kübik olan sürrealist resimde sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az şey vardır. Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen bişey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde baş ka bişeyler daha.

 

 

 

25-10 dakka hiçbişey söylemeden s ınıfı izleyen hoca, birazdan Picasso'nun resmini alıp Meninas'in bir resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sar ı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadı ları onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir.

 

 

 

 

 

Ancak ikinci resmi gör ü nce Picasso'nun resmindeki öğ elerin ne oldu ğunu ve bu resmin Meninas'in tablosuna g önderme olarak yapılm ış olduğunu farkeder tüm sı nıf.

Ve Muhan Soysal hiç unutamayacağı mız dersini verir:

"Hayatta hiçbir şey Meninas'in resmi kadar belirgin ve net değ ildir. İş hayatı gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Meninas'in resmini gö rebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek."


VE SON SÖZ......

Bir saatliğine mutlu olacaksanız, şekerleme yapın
Bir günlüğüne mutlu olacaksanız, balık avlamaya gidin
Bir aylığına mutlu olacaksanız, evlenin
Bir yıllığına mutlu olacaksanız, bir servete konun
Tüm yaşam boyunca mutlu olacaksanız, işinizi sevin...



ÇİN ATASÖZÜ
[ALINTIDIR]

Vermeyince Mabud, Neylesin Sultan Mahmut...

 

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor:

Tıkandı baba, çay getir

Tıkandı baba, oralet getir.

Bu durum Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş

Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?

Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba

Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de

onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim.

Bir çomak aldım ve oluğu açmaya

çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.

Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya

başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba"

ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı baba nın anlattıkları Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;

Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.

Sultan Mahmut un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış

, bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin

yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya

Taze baklava, güzel baklava !

Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir

şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip

başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak

için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi

Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş.

Tıkandı baba da Peki demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;

Bizim Tıkandı baba ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün

bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın.

Sultan;

Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş

- Geldi sultanım

- Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?

- Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.

- Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve

Devletin hazine odasına götürmüş.

- Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten

hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek.

Sultan demiş;

- Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini

çağırmış

- Alın bu adamı Üsküdar ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş.

Padişahın adamları

"peki" deyip adamı alıp Üsküdar a götürmüşler.

Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,

- Niçin, demiş.

Askerler

- Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline

- Ne olacak şimdi, demiş

- Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş.

Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT"

 

[ALINTIDIR] 

Kav Ve Marlboro...

 

Kav Kibritlerinin Hikayesi

Seneler önce Kav kibritleri ciddi zarar etmeye başlamış. Yetkililer bi türlü satışı arttıramıyolarmış. Sabah akşam toplantılar yapıp, "Napalım?" diye düşünüyolarmış. Satış departmanında işe yeni başlayan üniversiteden yeni mezun bi genç, satış sorumlularına, "Bu içinden çıkamadığınız satış rakamlarını düzeltirim. Hatta kâra bile geçersiniz" demiş. Ciddiye almamışlar taabi. "Üniversiteden yeni mezun bi çocuk mu bizi kurtaracak?" diye konuşmuşlar aralarında..
Ama gel zaman, git zaman işler daha da kötüye gidince; başka çareleri kalmamış. Mecburen o genci bu işe vermeyi kabul etmişler. Çocuk hemen işe koyulmuş veee bi ay sonra da satışlar dörde katlanmış.
Genç çalışan bunu şöyle bir numarayla başarmış: Fabrikada, kutuların içinde olan kibritlerin durduğu kısmı (çekmeceyi) ters yerleştirtmiş. Yani kutu, Kav yazan yer yukarıda tutularak açıldığında, kutunun içindeki tüm kibritler yere saçılıyomuş. İnsanlar da, dağılan kibritleri eğilip tek tek toplamaya üşendiklerinden, 10 bin lira verip bi kibrit daha alıyolarmış


Marlboro'nun Hikayesi


Marlboro firması ilk kurulduğunda işleri çok kötü gidiyormuş. Şirket iflasın eşiğinde iken bir adam gelmiş, "Şatısları bir ayda 3 katına çıkarırım ama bunun karşılığında da şirketin yarısına ortak olurum, yok çıkaramazsam ömrümün sonuna kadar fabrikada bedava tütün sararım" demiş.


Marlboro'nun sahipleri zaten çıkmaz sokaktaymıs, "Bir haftaya kalmaz batacağız, kaybedecek neyimiz var ki" diyerek kabul etmişler teklifi...

Adamın bunlardan tek isteği binlerce boş Marlboro kutusuymuş. Zaten depoda milyonlarcası
varmış, talebini karşılamışlar hemen.
Sonra bizimki bütün paketleri tek tek ezmis ayağıyla, gece 12'den sonra da hepsini uçaktan bütün Amarika 'nın üstüne atmış. Sabah millet uyanınca bir bakmış ki her tarafta boş Marlboro kutuları.

"Yahu, bu sigara bu kadar çok içildigine göre vardır bir hikmeti" diyerek sigara bayilerine akın etmişler.

Şirket o ay 3 degil 5 katı satış yapmış. Tabii bizim adam da şirketin yarısına ortak olmus. O kişi de kimmiş biyor musunuz ?


Philip Morris....

 

[ALINTIDIR]

Bir Penny Buldu...


Bir gün bir çocuk yolda yürürken pırıl pırıl parlayan bir penny bulur. Çok heyecanlanır. Çünkü hiç emek harcamadan bir penny’si olmuştur.
Bu deneyim , o günden sonraki yaşamıboyunca, onun; gözleri dört açılmış ve başı hep yere doðru bir þekilde yürümesine neden olur.
Tüm yaşamı boyunca 296 penny, 48 nikel, 19 çeyrek,2 yarım dolar ve bir tane de buruşuk kağıt 1 Dolar bulur. Hepsi toplam 13 Dolar 96 Cent tutarındadır Ve bu parayıhiç çaba harcamadan elde etmiþtir.
Ama……
Nefes kesen güzellikteki 31.369 günbatımını, 157 gökkuşağını, mavi gökyüzünde sürüklenen o beyaz bulutların güzelliğini; kuşların uçuşunu güneş ışığını ve gelip geçen insanların yüzlerindeki tebessümlerini kaçırmıştır....
Ann O’Nemouse’dan çeviren Doğugül Kan

Yaşlanıyoruz...



Bugün üniversite öğrencilerinin çoğunluğunu 1986 doğumlular ve daha küçükler oluşturuyor.

'Gençlik' onlara deniyor.

Onlar için "Soğuk Savaş" bir bilgisayar oyunu.

AIDS doğduklarından beri var.

CD doğduklarında vardı.

Michael Jackson onlar doğduğunda beyazdı.

Bülent Ersoy onlar doğduğunda kadındı...

Eski filmlerde Ajda Pekkan'ı görseler tanımazlar.

Küçük Emrah'ı, Emrah'ın gayrimeşru oğlu sanıyorlar.

Rıdvan Dilmen onlar için sadece bir TV spor yorumcusu ve ona neden 'şeytan' dendiğini bilmiyorlar.

Kenan Evren onlar için tonton bir ressam "netekim".

Onlar için 'Çarli'nin Melekleri' ve 'Görevimiz Tehlike' sadece geçen senenin yeni vizyon filmleri.

Siyah beyaz bir bilgisayar ekranı olabileceğini düşünemezler.

Pac-Man'i bilmezler.

Amiga ve Commodore 64'leri olmadı hiç.

Siyah beyaz bir televizyon olabileceğine inanmazlar ve uzaktan kumanda olmadan nasıl kanal değiştirileceğini bilmezler.

Balkonda hiç anten ayarı yapmadılar.

Sadece tek bir kanalın günde belirli saatlerde yayın yaptığı dönemlerde dinozorların da yaşadığını düşünürler.

Dallas'ı sadece NBA maçlarından bilirler.

Flamingo Yolu ise sadece bir bar adı olabilir onlar için.

John Travolta'yı hep balık etli ve yuvarlak hatlı olarak gördüler ve onun nasıl olup da bir dans ilahı olabildiğini hayal bile edemezler.

Ve bizlerin de üniversitedeyken cep telefonsuz nasıl yaşayabildiğimize akıl erdiremezler...

Şimdi bakalım yaşlanıyor muyuz bir görelim...

1.Yukarıda yazılanları anlıyor ve gülümsüyorsun.

2. Artık dışarıda geçirilen bir gecenin ardından öğleden sonraya kadar uyumaya ihtiyacın var.

3. Arkadaşların bir bir "dede" oluyor.

4. Küçük çocukların bilgisayarla nasıl çok rahat oynayabildiklerine her zaman hayret ediyorsun.

5. Gençlerin ellerinde cep telefonlarını görünce kafanı sallıyorsun.

6. İşine her geçen gün daha çok bağlanıyorsun. Artık o senin hayatın.

7. Arkadaşlarınla her gün telefonda daha az vakit geçiriyorsun.

8. Zaman zaman arkadaşlarınla buluşup, beraber yaşadığınız komik anıları tekrar tekrar anlatıp, eski güzel günleri yâd ediyorsun.

Ve...

Evet ... kabul etsek de etmesek de hepimiz yavaş yavaş

Y A Ş L A N I Y O R U Z !!!

The Secret'ın Asıl Sırrı

Çevreme bakıyorum da, Rhonda Byrne’nın The Secret/Sır adlı kitabının etkisi yayıldıkça yayılıyor.

Beş yıl önceki sevgilisinin fotoğrafını önüne koyup bakarak "geri gelmesi"ni umut edenler...

Her sabah ceket cebine yüklü miktarda uyduruk bir çek koyup evden çıkan ve yakın zamanda yerini gerçeğinin alacağından emin olanlar...

Sadece "pozitif" şeyler düşüneceğim diye yanında hastalıktan, dertten söz ettirmeyen bencil alıklar...

Daha neler neler var!

Kimisi açık açık yapıyor bunu kimisi de çaktırmadan. Adı da "sikrıt yapmak" olup çıkmış.

Birkaç ay önce bu konuda yazmaya kalkmış sonra uzun boylu eleştiriye girmekten vazgeçmiştim.

Öyle ya! Bu tür kitaplar taşıdıkları büyük iddiaya ve teorilerinin kapsayıcılığına rağmen okurlarıyla aslında bire bir ilişki kuruyordu.

Bir anlamda homopatik ilaçlara benziyorlardı. Hastalığa değil ama özel olarak o "hasta" ya derman olan ilaçlar gibiydiler. O yüzden okurla kitap arasına girmemek belki en iyisi diye düşünmüştüm.

Fakat gözlemlediğim The Secret çılgınlığı en azından bir nokta üzerine kesin sözcüklerle yazmaya itiyor beni.

Hangi nokta mı?

Asıl sır noktası...


***

Rhonda Byrnes’ın yaptığı ne?

Binlerce yıllık insanlık kültürünün hayal-dua-dilek-adak konusunda biriktirdiği ne varsa hepsini bir araya getirip ona bir bilimsel yasa (Çekim Yasası) süsü vermek...

Bu "yasa"ya göre bir şeyi olumlu biçimde çok isteyip özellikle de "görselleştirdiğinizde" mıknatısa dönüşüyorsunuz. Ve o şey eninde sonunda gelip sizin çekim alanınıza giriyor, yani isteğiniz gerçekleşiyor..

The Secret’ın baştan çıkarıcı yüzlerce örnek ve alıntıyla anlattıklarının özü bu.

Geleneksel hurafelerle tatmin olmayan ama hurafesiz de kalamayan; dinlerin ortodoks yorumları ve ibadet modelleriyle uyumsuz ama gündelik hayattaki maneviyatsızlıktan da mustarip günümüz insanının bu tezden çok etkilenmesinde şaşacak bir yan yok elbette.

The Secret.

Dinsel değil ama öyleymiş gibi..

Bilimsel değil ama öyleymiş gibi...

Kitabın etkisi ve ünü de buradan kaynaklanıyor zaten: mış gibi yapmasından...


***


Ama bir sorun var.

Derin bir eksiklik...

Büyük bir boşluk duygusu...

Hayır! Birçok eleştirmenin vurguladığı gibi, kitabın aşırı maddi taleplere, günümüz insanının mutlak zenginlik ihtiraslarına hoş bakmasını kastetmiyorum. O işin "gel gel" tarafı!

Ama dikkat ederseniz fark edeceksiniz; yüreği titretmiyor The Secret.

Soğuk.

Bir prospektüs kadar işlevsel fakat soğuk!

Neden peki?

Sır da orada zaten.

The Secret bir operasyon.

İnsanlığın binlerce yıllık hayal-dua-dilek-adak kültürünün içinden Tanrı kavramını çekip çıkartma operasyonu...

"İstersen olur" diyor The Secret.

Ama kim "ol" duracak?

Kimse!..

"Zaten yasa böyle" diyor The Secret.

Tanrı’nın adını ağzına almıyor. Onun yerine sürekli "evrene güvenin, inanın, inanç duyun" diyor.

Ancak işin bilim tarafından baktığınızda da sorun şu: Bilimde ne böyle bir yasa var ne de böyle bir evren vizyonu!


***

Kitabı okuyunca "canım bu kitap babaannemin duaları ve batıl inançları gibi bir şey" diyenler var. İyi niyetlerine rağmen özünde yanılıyorlar.

Babaannelerimiz de kırk kez söylenenin gerçek olacağına inanırdı ama ne isterlerse Tanrı’dan isterlerdi.

Bilirlerdi ki, sadece kendileri istediği için değil, Tanrı istediği için dilekler kabul olur.

Hem ilgilisine hatırlatmanın tam sırası...

İnsan dua eder, diler, ister ama bütün dinlerde kesin uyarı şudur: Neyin gerçekten hayır neyin şer olduğu bilgisi ne evrene ne de insana aittir. ("Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır, sevdiğiniz bir şey de şerdir. Allah bilir de, siz bilmezsiniz." Bakara/216)

O yüzden dualar takdiri Allah’a bırakır.

O yüzden dua denilen şey The Secret’taki gibi önü alınmaz bir tutku ifadesi değil, yakarış ve teslimiyettir.

 

HAŞMET BABAOĞLU

 

[Alıntıdır]   

mesela

Benim için dünyalara bedel bir insan vardı... Herşey çok güzel giderken 2 saniye içinde onu kırmayı başardım Kaşları çatık Ama farkettim ki onsuz nefes alamıyorum. Umarım blogum u takip ediyordur Kaşları çatık Bu yazı "O"na itafen yazılmıştır...

 

 

 

"mesela" ile başlayan ve
"inşallah" ile biten hayallerim vardı benim
mesela sen ve ben vardık
mesela yürüyorduk el ele sahilde
mesela boğaza karşı çay içiyorduk emirganda
inceden de yağmur yağıyordu hani
sen usulca sokuluyordun bana bir kedi misali
şöyle bir bakıp güzel gözlerine
sokak ortasında aldırmadan kimseye
"seni seviyorum" diyordum mesela

artık ne "mesela" kaldı hayallerimde
ne de "inşallah"
koskocaman bir "keşke" şimdi
yokluğundan arda kalan

 

EOK

Sevmekten Utanma Yüreğim...


Bana yüreğimi sığdıramadığım farklı bir hayatı bıraktın isteyerek ya da istemeyerek, oysa ben hiçbir zaman çizmedim aramızdaki mesafelerin sınırını sen hep ulaşılmayacak kadar uzaklardaydın yanı başımda dururken vakitsiz saatlerin yelkovan değirmeninde.

Sana hep ıslak gözlerle baktım o bitmeyen yolculukların ardından.Üzümün üzüme bakarak kararmasını hatırlatıyorsun durmadan bana, çünkü beni görmeyen gözlerine baka baka kendimi göremez oldum.

Dalgaların savurduğu kum taneciklerinden başka bir şey değildim ben hayatında, dilediğince savurdun beni bir o kıyıya bir bu kıyıya, ellerinden küçük bir oyuncak olmaktan kurtaramadım bir türlü kendimi, nasıl ki her dilde çocuğun ağlaması aynıysa benimde hala duygularım değişmedi aslında.

Gerçekten sevenlerin hepsi aynı sever. Hiçbir sevenin sevgisi diğer birinden farklı değildir aslında, bir türlü anlatamadım yüreğimin kabuk bağlayan yanını, sende acımadan deştin yaramı, söktün bütün kabukları azdırdın tuzladın iyileşmesi zor olan sol yanımı.

Kimseye bir şey ispatlamak zorunda değilsin yüreğim, şakaklarına bir ömür dayanmış ki büsbütün yalnızlık, bir yanda yüreğin bir yanda gözlerin karanlığa merhaba derken, artık kıvranmanın alemi yok! Dik ol! Sevmek ayıp değil, sevgiyi karalayan utansın...

 

[ALINTIDIR] 

Peki Sustum...

Dört duvara hapsedilmiş bir beden,
Hüzne emanet edilmiş duygular,
Yaşanılasılığa aç hislerle.

Bir damla tebessüm istiyorum!

Karanlığın esaretini ve yüreğimin darlığını kırmak için.

Benim damlalarım küf kokuyor.

Kimse bilmiyor,
Konuşmuyor,
Anlamıyor ya da anlatmıyorlar!

"Niçin hala senden haber alamıyorum?"

Cevabı çok mu zor?

Anlatamıyorum! Güzel olan herşey sana benziyor. Yüzüme tebessüm, gözlerim sana değerse yaraşıyor. Yüklediğim anlamlar duyrulmaya aç! Mevsimsiz açan papatyalar, avuçlarını bekliyor avuçlarım gibi.


Papatyalar soluyor, avuçlarım kuruyor.. [Gelmiyorsun/Gelemiyor musun?]


Yoksa ben değil de sen misin karanlığın emanetçisi? Karanlığında düşlerim mi tutuluyor?

Bir bahar daha eskiyor, senden bihaber.
Feryat,
Figan,
Koyu zindan yüreğim.

Aç ölüyorum yine yaşarken sana. Ellerimde bir melek, taştan bir bebek bıraktığın, sanki anlıyor.

"Dur" diyor kollarını kaldırıp, "bağışlama kendini kendin olmağın yere. Çığlık çığlık susarken sesleri, bekle!" diyor, "an gelir, gelir!"


Peki gelmen için kaç kere ölmem gerekir?


Kimse bilmiyor,
Konuşmuyor,
Anlamıyor...

Ben ölüyorum parça parça...

Hissedilmiyor.

"Hani gelsen" diyorum.

Duyulmuyor.

Öyle olsa gelirdin. Yanılıyor muyum?

Sahi niye ben sana bu kadar susamışken, herkes seni susuyor?

Peki sustum

 

 [ALINTIDIR]

İlk Aşk...

İlk aşka ait anılar, beyinde bağımlılık yaratan ilaç ya da uyuşturucu kadar etki yapıyormuş.
Bunu okuyunca ilk aşkımı hatırlamaya çalıştım. Doğruluğunu test etmek açısından.
Gerçi anladığım kadarıyla, bu, bizim farkına varabileceğimiz bir durum değil.
Yoksa çoktan keşfetmiş olurduk.
Fakat bilim bizim gibi değil tabii.
Göremediğimizi görüyor. En azından adını koyuyor. Demek baktı ki yeryüzünde bir tek iyi giden ilişki yok... "Nedir bu?" diye araştırdı, buldu, çıkardı.
İlk aşk mağduruyuz hepimiz. Benim yandığım, bugüne kadar ilişki konusunda verdiğimiz akılların tamamı çöpe gitmiş bulunuyor. Uzmanlar olsun, dergiler, köşeciler olsun, hiçbirimiz ilk aşktan yola çıkmamıştık zira. Şimdi sil baştan yapacağız. Neyse, iş çıkmış oldu.


Uzatmayayım, ben yine de ilk aşkımı hatırlamaya çalıştım.

Fakat nafile!

Hayır efendim, düşündüğünüz gibi değil!

Hatırlamayacak kadar eskilerde kaldığı için değil yani!

Hem siz de bilirsiniz ki, insan, yaşı ilerledikçe dün ne yediğini unutabilir ancak "fi tarihi" sular seller gibidir.

Ayrıca dün yediğim de "dün gibi" aklımda çok şükür!

Derdim, hangisini ilk aşk olarak kabul edeceğimi bilememem.

Sahi hangisi ilk aşk sayılmalıdır arkadaşlar?

İlk öpüştüğümüz erkek mi?

İlk seviştiğimiz mi yoksa?

Yoksa, okul çıkışında, karşı kaldırımda beklediğini görünce yüreğimizin ağzımıza geldiği, uzaktan bakıştığımız fakat sesini bile duymadığımız sivilceli oğlan mı?

Hatta daha da geriye giderek, ilkokuldaki sıra arkadaşımız mı? Hani bizi beğenmez endişesiyle her sabah annemize saçımızı bir ördürüp bir açtırdığımız, bir toplatıp bir bozdurduğumuz, o kara gözlü çocuk mu?

Ya da hayatımıza kaçıncı sırada girerse girsin, "Daha önceleri neredeydiniz" dedirten mi?

Hangisidir sahi?

Buna bir karar verebilsek, hakikaten bilim adamlarının dediği doğru mudur değil midir bakacağız.

Uzmanların dediğine göre, ilk aşklarıyla yeniden bir araya gelen insanlar ergenlik dönemine ait bir hormon salgılıyorlarmış. Bir "hormonölçer"le bir bir eski defterleri yoklamak lazım belki de. Baktık hormon geliyor "Budur" diyeceğiz zahir.

Hormona değil de bana sorarsanız, ilk aşk habire değişir. Yenisi gelene kadar sonuncusu ilk aşktır.



PAKİZE SUDA
 
[ALINTIDIR]